[Fussilet 41/53:] سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Biz onlara âfâkta (arz, sema ve kâinatlar) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz, nihayet onlar için (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, apaçık belli olacaktır.”
Mucize ve Tefekkür: Arı

Prof. Dr. İrfan Yılmaz & Yrd. Doç. Dr. Ergün Çapan

Kur’an-ı Kerim’de bütün varlık âlemine ait pek çok ilmî hakikatler yanında, hayvanlar âlemine ait bazı seçilmiş canlılardan da örnekler verilmiştir. Hangi hayvanların niçin ve hangi hikmetlere binaen seçildiği hususundaki tespitler ayrı bir konferans mevzuu olarak ele alınabilir. Ancak şurası muhakkak ki, Kur’an-ı Kerim’de adı geçen hayvanatın her biri o âleme ait tipik birer sınıfa, takıma veya familyaya mensup örnek canlılardır. Havada uçan, suda yüzen, karada yürüyen her ortama ait örneklerden alınmış, omurgalılardan ve omurgasızların belli başlı temsilcilerinden numuneler zikredilmiştir. ;; Omurgalılar herkesin bildiği gibi gıda veya binek olarak kullanılan (inek, buzağı, deve), gücünden istifade edilen (fil), tehlikesinden sakınılan (kurt, aslan) hayvanlar olarak ele alınmış, çok dikkati çekmeyen küçük hayvanlar olan böceklerin ise yaratılışlarındaki hassas nakışlara (sinek, sivrisinek, karınca, arı, bit, örümcek, kelebek, çekirge) dikkat çekilmiştir. Fakat bunlardan üç tanesi (karınca, arı, örümcek) enteresan bir şekilde müstakil surelerin başına isim olacak şekilde ele alınmıştır (Neml, Nahl, Ankebut sureleri). Bunlardan örümcek çok enteresan yuva yapma ve avlanma stratejileriyle dikkati çekerken, sosyal böcekler olarak bilinen arı ve karıncalar toplu cemaatler olarak yaptıkları işbölümü, yardımlaşma ve akılları durduracak dayanışma özellikleriyle dikkati çekerler.
İnsanların akıl, şuur ve geçirdikleri tecrübelere dayanarak kurdukları medeniyetlerin aksayan yönlerini, çarpıklıklarını, niçin yıkıldıklarını biliyoruz. Arı, karınca ve termitler ise akıl ve şuur gibi kabiliyetlerden mahrum olmalarına rağmen, çok mükemmel medeniyetler inşa etmişler ve Kur’an-ı Kerim’de buna işaret edilmiştir.
Aşağıda belli bazı özellikleriyle ele alınacak arı hakkında sahip olduğumuz ilmî ve tecrübî bilgiler ile Kur’an-ı Kerim’in açık, gizli, îma veya işaret olarak bildirdiklerini mukayese ettiğimizde, Mukaddes Kitabımızın beyanlarındaki yüceliği, ihtişamı, ölçü ve dengeyi, gaybe ait ihtiva ettiği mânâlardan, insanlık için çıkardığımız faydalı hakikatleri, çok açık şekilde görüyoruz.
Enteresanlık daha henüz surenin sıralanışıyla başlıyor. Nahl suresi Kur’an-ı Kerim’e ilâhî hikmet gereği 16. sure olarak yerleştirilmiş ve bal arısının kromozom sayısı da 16’dır. Sanki daha ilk başta surenin mucizevî durumuna biyolojik bir hakikatle dikkatleri çekiyor. Şimdi surenin bizi ilgilendiren 68. ve 69. âyetlerine gelelim
وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ
ثُمَّ كُلِي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًا يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآَيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَProf. Dr. Suat Yıldırım Meali (68-69): Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut." Arının karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır.

Ayetlerdeki her bir ibarenin üzerinde durarak ilerlediğimizde her bir kelimede ve hatta her bir harfte çok enteresan bilgiler ve hikmetli tevafuklar görülmektedir.

1-وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ (Rabbin Balarısına şöyle vahyetti). Allah u Teâlâ yarattığı her mahlûkata değişik bir şekilde vahyeder. Mesela: Yeryüzüne vahyettiği zaman: بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا “Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder”. (Zilzal:5) der ve ona kıyamet zamanı veya başka bir zaman yer tabakalarının nasıl sarsılacağı veya alt-üst olacağı hakkında emreder.
Bazen Musa (as)’ın annesine vahyettiği gibi normal bir insana ilham şeklinde vahyeder: أَنْ أَرْضِعِيه وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى … “Bunun içindir ki Mûsâ dünyaya gelince annesine şöyle ilham ettik: “Onu bir süre emzir…”. Annelerde emzirme hâdisesinin sevk-i ilâhî ile uyandırılan fıtrî bir davranış olduğu anlaşılmaktadır. Tabii bu bahsi geçen vahiyler ilham, sevk-i ilahî, değişik varlıkları farklı yönlere yönlendirmek ve onları bazı işlerde başarılı kılmak gibi manalara gelmektedir. İslâmi terminolojideki manada vahiy ise Allah Teala’nın emir ve mesajlarını fevkalade donanımlı, seçilmiş insanlar olan peygamberlerine çoğunluk itibariyle bir melek vasıtasıyla tâlim etmesidir. Cebrail vasıtasıyla peygamberlere gönderilene denir ki bu, bir peygamberlik vahyidir. Cebrail vasıtasıyla Kur’an-ı Kerim âyetlerinin nazil olmasının keyfiyetini tam olarak bilmesek de Efendimiz’in (s.a.v.) hayatı ile ilgili eserlere baktığımızda vahyin inmesi esnasında olan değişiklik hâllerini görmekteyiz.
Arıya vahyettiği zaman ise bu, Allahın, onun vücuduna koyduğu bir sevk-i ilâhî’nin ilhâmı şeklinde tecelli etmesini anlıyoruz. Bu mânâda yaklaştığımızda bütün hayvanların davranışlarının ortaya çıkışını kendi mahiyetlerine uygun birer vahiyle izah edebiliriz. Göçmen balıkların ve kuşların yönlerini bulması, kuşların ve örümceklerin her türünün kendine uygun yuvalar yapması, akıl almaz savunma stratejilerine sahip olmaları gibi, materyalistlerin “içgüdü” olarak isimlendirdikleri bütün hayvan davranışları bir nevî vahiydir. Aynı şekilde ağaçların çiçek açması, meyve vermesi veya yaprak dökmesi de benzer şekilde değerlendirilebilir. Bu hususlarda bizim tespit ettiğimiz biyolojik yapılar ve ekolojik şartlar, sadece imtihan gereği hâdiselerin ön yüzüne geçirilmiş birer perdedir. Allah (c.c.), fizikî ve kimyevî sebepleri kısmen icraatına perde yapmıştır, buna rağmen, bilhassa hayvanatın davranışlarında kendini apaçık gösteren “sevk-i ilâhî” davranışları bu hususi vahy şekline tercüman olmaktadır. Meselâ, yılanbalıklarının yollarını bulması hususunda denizlerin kimyevî yapıları, tuzluluk derecelerini algılayan reseptörler, beyinde ilgili hafıza merkezi v.s. gibi her türlü hipoteze mevzu olan sebepler, sadece Allah’ın (c.c.) icraatına birer perdedir.

2-Allahu Teâlâ âyette: “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti” derken Rabb kelimesini kullanıyor. Hâlbuki bütün Esma-i Hüsna Allah kelimesinde mündemiç olmasına rağmen “Allah bal arısına şöyle vahyetti” denilmiyor. Allah insana sanki: “Seni yaratan, seni terbiye eden, seni öğretip yetiştiren eden Rabbin senin için arıyı yarattı” demek istiyor. Buradaki makam ise terbiye ve riayet makamıdır. O Rabbin ki senin bedenini ve ruhunu terbiye etti. O Rabbin ki seni yoktan var etti. Sana yiyecek, içecek adına ne lazımsa onları sana bahşetti. İşte arıya vahyeden de yine aynı Rabb’dır.

Arıya Vahyedilen Faaliyetler
İnsanlar basit işleri tek başlarına kolay bir şekilde yaparlar. Fakat uzun ve kompleks süreçler gerektiren büyük organizasyonlar için teşkilatlanmak gerekir. Üretim yapan bir fabrika ciddi bir organizasyondur, genel müdürden itibaren aşağıya doğru ustabaşları, onların altında postabaşları ve sırasıyla çeşitli kabiliyetlerde işçiler bulunur. Bu müessesedeki sistemin verimli çalışması için çok büyük gayretler gösterilir, zaman zaman seminerler, kalite ve işleyişe ait brifingler yapılır, paralar harcanır. Bilgisayarlarla hassas planlamalar yapılır, kısa ve uzun vade kontrolleri konulur, istatistikler ve bilançolar çıkarılarak, verimlilik tartışılır. Bütün bunlara rağmen bir sürü aksaklık, verimsizlik, çatışma görülür, sıkıntılar yaşanır. En sağlıklı işletmelerde bile bütün bu durumları idare edecek en az birkaç yüz kişi istihdam edilir.
Devlet bir teşkilattır. En yukarıdan en aşağıdaki ferde kadar çok ciddi bir organizasyon gerekir ve insanın bütün aklına, iradesine, şuuruna ve ilmine rağmen birçok arızalar, huzursuzluklar çıkar. Meselâ, işçileri grev yapar, askerleri darbe yapar. Hâlbuki bir kovan içindeki on binlerce arı hiçbir insan topluluğunun başaramayacağı mükemmellikte bir organizasyon içinde çalıştırılmaktadırlar. Peki, ama nasıl? Çünkü arılar ve benzer şekilde termitler ve karıncalar gibi sosyal böcekler olarak isimlendirilen bütün böceklerin kendilerine ait bir akıl ve iradeleri olmayıp, ilâhî akıl ve iradeye tâbi kılınmışlardır.
Arılar bizim gibi bir eğitim ve öğretimden geçmezler, fakat yumurtadan çıkar çıkmaz her bir arı, vazifesini aksatmadan yerine getirmeye başlar. İnsanlara ait müesseselerde her şahıs kendi menfaati için çalışır. Hep daha fazla kazanmak ister, önündeki amirinin yerine geçmek, daha az çalışmak, tabiri caizse kaytarmak ister. Hâlbuki arıların yaptıkları işten hiçbir şahsî beklentileri yoktur. Kovandaki işçilerden kraliçesine ve erkeklerden, askerlerine kadar her seviyedeki hiçbir arı şahsî bir his ve düşünceyle hareket etmez, sevk-i ilâhî olarak aldıkları emirlere şartsız itaat ederek kovandaki sistemin muhafazası için çalıştırılırlar.
Aslında sadece arının değil, bütün hayvanların davranışları daha doğar doğmaz ortaya konulmaya başlar. Dikkat edilirse bu davranışlar içinde ne bir eksik ne de bir fazla hareket ve tavır yoktur. O hayvanın hayatı için gerekli bütün temel bilgiler verilmiş ve bütün melekeleri geliştirilmiş olarak dünyaya gönderilirler. Ait olduğu sınıfın, takımın veya grubun temel davranış özellikleri yanında o türe has davranış özellikleri birkaç saat, birkaç gün veya birkaç ay içinde hayvanın hayatına tam olarak yön verebilecek seviyeye ulaştırılır. Bazı büyük memeli hayvan yavruları birkaç senede, bazıları birkaç ayda hayatta kalmayı başarabilecek seviyeye gelirken, bazıları birkaç gün veya saatte o kıvama getirilir.
Bir insanın bu seviyeye gelmesi, ise en az 15-20 sene gerektirir. Demek ki, hayvanlar hayata onları, hayatlarını, hayat şartlarını ve çevrelerini bilen biri tarafından hazırlanıp gönderilmektedir ve onların aslî vazife ve fonksiyonları, öğrenerek mükemmelleşme değildir. Onlar, hayatlarını kendilerine verilen sevk-i ilâhî çerçevesinde ve hazırlandıkları biçimde sürdürmek üzere yaratılmışlardır.
Hayvanlar bütünüyle Cenâb-ı Allah’ın vahyi (ilham) altında hareket eder ve hayatlarını devam ettirirlerken, insan, peygamberler vasıtasıyla gönderilen vahye, onunla bildirilen düsturlara uymak, öğrenmek, dua ve ibadetle mükemmelleşmek konumundadır. İşte bütün bu hususlara tercüman olmak üzere en güzel numune olarak Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen canlı arıdır.
Bir kovandaki organizasyon
Normal şartlarda bir kovanda, bir ana arı, sayıları mevsimlere göre değişebilen birkaç yüz erkek arı ile binlerce işçi arı bulunmaktadır. Ana arı, belirli şartlar altında günde 1.500–3.000 yumurta bırakarak yeni nesillerin yaratılmasına vesile olur. İşçi arıların yumurtalıklarının gelişmesi, ana arıya sevk-i ilâhî ile salgılattırılan feromonlarla önlenerek, onların ana arı hâline gelmeleri engellenir. Böylece kolonideki fertlerin birlik ve nizam içerisinde hareket etmeleri ve kabiliyetlerine uygun işleri olağanüstü bir yardımlaşma ve iş bölümüyle yapmaları sağlanır. Üstün bir yumurtlama kabiliyetine sahip kılınmış olan ana arı, kovanda devamlılığı ve düzeni sağlar. Yumurtaların ve çıkan yavruların bakımı, kovan içi ve dışı diğer hizmetler işçi arılar vasıtasıyla yerine getirilir. Erkek arılar ise, yeni bir neslin gelişine vesile olmak için, uçuşa çıkarak ana arılarla bir araya gelir.
Arı-bitki münasebeti
İlkbaharda çiçeklerin salgıladığı değişik renk, terkip ve kokudaki nektar ve olgunlaşan polenlerle arı ve diğer polinatör (tozlayıcı) böceklere zengin bir sofra sunulmaktadır. Bitkilerin çoğunun tozlaşma ve döllenmesi için başta arılar olmak üzere polinatör böcekler vazifelendirilmekte, karşılığında ise böceklerin besin ihtiyaçları polen ve nektar olarak sunulmaktadır. Bazı bitkilerin tozlaşması ise, rüzgâr yardımıyla sağlanır. Polinatör böcekler içerisinde arıların tozlaşmadaki payı % 80’dir. Arılar; kırmızıyı, koyu gri veya siyah olarak algılar. Arıların tozlaştırdığı bitkilerin hiçbirinin çiçekleri, tamamen kırmızı değildir. Çiçekleri tamamen kırmızı olan bitkilerin sayısı çok azdır, bu sebeple bu durum arıların çiçeklerle olan münasebetlerine bir zarar vermez.
Petek inşası
İşçi arıların karınlarının alt kısmına yerleştirilen mum bezlerinden çıkan bal mumuyla inşa edilen peteklerin altıgen şekli rastgele bir tercih değildir. Yapılan mühendislik hesaplamaları; belirli bir sahada yer kaybı olmadan, en az bal mumu kullanılarak, en dayanıklı, en kolay ve en az işçilikle yapılan, en fazla gözün sığdırılabildiği, en uygun şeklin altıgen olduğunu göstermektedir. Arıların vücuduna uyumlu olarak yere dik inşa edilen peteklerdeki altıgen prizma şeklindeki gözler, balın akmaması için gerekli en ideal eğim olan yatayla 9-14 derecelik bir açıyla örülmektedir. Arıların bu kadar ince ve hassas mühendislik hesaplarını binlerce yıldır hiç şaşmaz ölçülerle kullanmaları ibret vericidir.

Temizlik anlayışı
Bal arıları; temizlik, titizlik ve çalışkanlığın sembolüdür. Arı lârvasında sindirim sistemi, anüse bağlı olmadığından, sindirim atıkları vücutta depo edilerek, lârvaya verilen petek içerisindeki gıdaya dışkı bulaşması önlenir.
Beslenmesi tamamlanıp koza örmeye başlayan lârva, dışkısını petek gözünün tabanına bırakır ve kendisine öğretilmiş gibi, ergin olur olmaz gözü temizler. Yakın çevresindeki işçi arılar, ana arının temizliğini hiç aksatmazlar. Arılar, yaz aylarında kovan içine dışkılamadıkları gibi; aylarca süren kışlatma dönemi boyunca dışkılarını rektumlarında (son bağırsaklarında) biriktirirler ve baharın ilk uçuşlarda dışarıya atarlar. Arılar, bir şekilde kovana giren ve iğneleyerek öldürdükleri yabancı canlıları, dışarı taşıyamazlarsa, propolis ile onları âdeta mumyalayarak kokuşmalarını ve kovanı kirletmelerini önlerler. Her gün meradan dönen binlerce arı, yuvaya herhangi bir enfeksiyon bulaşmaması için, çok güçlü bir antimikrobiyal tesiri olan propolis ile kovan giriş deliğinde dezenfekte edilerek içeri alınır.
Feromonlar
Arıların davranışlarının şekillenmesi ve kendi aralarında haberleşmelerinin temininde vazifeli olan kimyevî mesaj molekülleri feromonlardır. Feromonlar esas olarak, ana arının vücudundan salgılanır; ancak işçi arılara da bazı feromonlar salgılatılmaktadır.
Ana arının çene (mandibular) bezlerinden salgılanan feromonlar sürekli olarak kovan ortamına yayılır. Bu feromonlar vasıtasıyla kovandaki binlerce arı, aile birliği içinde bir arada tutulur ve yapılacak işler için sevk ve idare edilir. Ana arının etrafında, bakım beslenme ve koruma vazifesi üstlenmiş bir grup bakıcı genç işçi arı bulunur. Bakıcı işçi arılar, vücut temasıyla aldıkları ana arı feromonlarını koloninin diğer fertlerine aktarır. Arılar bu feromonların tesirinde kaldıkları sürece, anaya mutlak bağlılık içerisinde, fizyoloji ve kabiliyetlerine uygun işler yapar. Buna karşılık ana arı yaşlılık, sakatlık, genetik anormallikler gibi herhangi bir sebeple vazifelerini yapmakta, koloniyi sevk ve idare etmekte yetersiz kaldığında, arılar ya oğul vererek performansı düşen ana arıyı kovan dışına atmakta yahut öldürerek yerine yenisini yetiştirmektedir. Her ana arının feromon kokusu farklıdır. Bir ailedeki arılar, kendi ana arılarını, yuvalarını ve ailenin diğer fertlerini bu koku ile tanır. Arılar bu koku sayesinde başka kovanlara yönelmediği gibi, şaşırarak kovanlarına girmeye çalışan yabancı arılara da giriş izni vermez.
Her kovanın giriş deliği önünde, kovanı korumakla vazifelendirilmiş, diğerlerine göre daha yüksek iğneleme refleksi ve kabiliyeti ile teçhiz edilmiş bekçi arılar bulunmaktadır. Bu arılar, aileye tecavüze yeltenen herhangi bir yabancıyı, kovan giriş deliği önünde yaptıkları müdahaleyle tesirsiz hâle getirmektedir; içeri girişine engel olamadıkları yabancıyı ise, 2 heptanon adlı bir alarm feromonuyla damgalayarak kovandaki bütün fertlerin ona saldırmasını sağlamaktadır. Fakat yanlışlıkla kovana gelen nektar ve polen yüklü başka kovanların kötü niyetli olmayan arılarının yüklerini boşaltmalarına izin verilir.
Ana arı öldüğünde kovanın ahalisini bir dehşet ve hareketlilik sarar. Lakin işçi arılar yeni bir ana arı seçmek üzere yumurtalardan bir yumurtayı seçerler ve bakımıyla ilgilenirler. Sonra dünyaya geldiğinde onu ana arı seçerler.
Arının kafasında koklamayı ve işitmeyi sağlayan antenleri vardır. Bu antenler aynı zamanda kovanın içindeki karanlıkta anlaşmayı, bilgilendirmeyi, yönlendirmeyi veya müfettiş arıların danslarında çizmiş oldukları dairelerin mânâsını anlamayı sağlar. Bu antenler arılar için çok önemli birer anlaşma vasıtasıdırlar. Arıların koku alma organları antenlerinin üzerinde bulunur. Anteninin içine doğru beyninden gelen koklama sinirleri uzanır. Ancak bu sinirler koku maddeleriyle doğrudan temas etmezler. Çünkü böceklerin vücudu -antenler de dâhil olmak üzere- kitin bir kabuk ile kaplıdır.
Antenin üzerinde pek çok delik koklama sinirlerinin sonlandığı uçlardır. Bu deliklerin üzeri özel bir zarla kaplıdır ve sinir uçlarını korumaya yarar. Buna rağmen kokuyu geçirebilme özelliğine sahiptir. Bu deliklerin arası ise incecik tüylerle kaplıdır. Bunlar arının koklama duyusuna ait tüycüklerdir.

3-Ayetin Arapça özelliğinden dişi arılardan bahsedildiğini anlıyoruz. Arapça’da fiiller iki çeşit kullanılmaktadır, bu fiillerin kullanılmasından failin erkek mi, yoksa dişi mi olduğu anlaşılır. Bu ayette geçen, arılar anlatılırken kullanılan fiil de dişiye ait fiil halindedir. اتَّخِذِي emri dişi arıya yönelik bir emirdir. (ي) harf-i müennes, muhatabın (ي) dişi olduğunu göstermekte ve âyet doğrudan dişi arılara hitap etmektedir. Gerçekten de âyette anlatılan yuva yapımı, nektar toplama, bal üretme, petek yapımı gibi işlerin hepsi bu vahye itaat ettirilmiş dişi arılar tarafından yerine getirilmektedir.

4-Ayette zikredildiği şekliyle وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ tabirinde arıya ev yapması ve diğer davranışları için vahyedildiği bildirilirken, sırasıyla önce dağlarda, sonra ağaçlarda ve en sonra da insanların yaptığı çardaklarda evler yapması gösterilmektedir. Bu sıralama en iyiden daha az iyiye doğru yapılmıştır. Bu ifadelerden, en kaliteli balların dağlarda ve yüksek yaylalardaki çok çeşitli çiçeklerin bulunduğu bölgelerde, ikinci kalitede olanların, ağaçların yoğun olduğu ormanlık alanlarda olduğu, insanların yaptığı çardakların bulunduğu ovalarda ise tek tip ziraat sebebiyle tek çeşit veya birkaç tür bitkiden alınmış nektarlara bağlı olarak, daha az kaliteli ballar olduğu anlaşılmaktadır.

5- 69.ayetin başında yine arıya hitaben geçen ثُمَّ كُلِي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًا İfadesi meâlen “sonra meyvelerin, çiçeklerin hepsinden ye de, Rabbinin senin için kolaylaştırdığı dönüş yollarını takip et” şeklinde aktarılabilir. Arıya her türlü meyve ve çiçekten yemesinin söylenmesi, çok sayıda bitkinin döllenmesindeki öneminin vurgulanmasıdır. Bu tozlaşma işinde arının işinin kolaylaşması ve cezp edilmesi için bitkiler, şekerli öz sularla, nefis kokularla ve cazip renklerle donatılmış, bitkiler ve insanlar için çok önemli olan bu faaliyet, arıya tamamen cebrî bir iş olarak değil, bu teklif onun da hoşuna gidecek bir tarzda buyrulmuştur. “Rabbinin senin için kolaylaştırdığı yayılma sahalarını ve belirlediği dönüş yollarını takip, et” şeklindeki ikinci kısımda ise yine arıya vahyedilen faaliyet ve davranışlar çerçevesinde bitkileri bulması, onlardan polen ve nektar alması, sonra geriye dönüp, bulduklarının yerini kovandaki diğer işçi arılara anlatması gibi hususlara dikkat çekilmektedir. Bu kısım da ayetin en sonunda fezleke şeklinde gelecek “Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır” hükmüne uygun şekilde insanoğlunu “bu kadar mükemmel faaliyetleri akılsız ve şuursuz bir hayvan nasıl yapabilir” şeklinde tefekküre sevketmelidir.
Bir bal arısı, her polen seferinde ortalama 100 çiçeği dolaşmakta ve toplam ağırlığı 20 mg’ı bulan (beş milyon tane) polen toplamaktadır. Bir arının günde yapabildiği polen seferi sayısı 5–10 kadardır. Bir arı ailesi yılda iki milyon civarında polen seferi yapar, bunun karşılığında kovana 40 kg kadar polen taşınır.
Türkiye, dört milyonu aşan arılı kovan varlığı ile bu sahada dünyanın ikinci büyük ülkesidir. Buna göre ülkemiz arıları, 4 milyon koloni x 2 milyon polen seferi x 100 çiçek = 8 x 1014 çiçekte tozlaşma hizmeti vermektedir. Bir çerçevenin iki yüzünde 6.000 civarında petek gözü bulunmakta ve her bir gözün balla doldurulabilmesi için 60 nektar seferi gerekmektedir. Arılar, her seferde en az 100 çiçeği dolaşarak kovana ortalama 30 mg nektar getirebilmektedir. Arılar, üç kg civarındaki bir çerçeve bal için, en az (6.000 göz x 60 sefer x 100 çiçek) 36.000.000; bir kg bal için ise, 12.000.000 çiçek ziyaret etmektedir. Türkiye’de bir yılda 70.000 ton bal üretilmekte, bunun için de 84x1013 çiçek, arılar tarafından ziyaret edilmektedir.
Bu hususta dikkat çekici diğer nokta ise, bir arı ilk olarak hangi bitki türünden polen almaya başlamışsa, yükünü tamamlayıncaya kadar sadece o bitki türünün çiçeklerini dolaşır. Arılar, önce polen toplamaya başlamış ise, ayrıca nektar toplama yoluna gitmez. Eğer çalışmaya önce nektar toplanarak başlanmışsa, nektar yükü tamamlandıktan sonra, polen de toplanır, böylece kovana hem nektar hem de polenle dönülür. Bu şekilde arılara, işin şuurunda olmadan tozlaşmayı aynı tür bitkiler arasında yapmaları ilham edilerek, çapraz tozlaşmaya ve döllenme olmamasına bağlı ürün kaybı önlenmektedir. Arıların görünen işi nektar ve polen toplamak olduğu hâlde, onları aynı bitki türlerine sevkeden Yaratıcı, tozlaşma ve döllenmeyi sebepler açısından arılara bağlamıştır.
Balarılarının çok önemli bir özelliği kovandaki her ferdin ayrı ayrı çiçekleri ziyaret etmesi konusundaki tespitlerdir. Burada çok enteresan bir ilâhî hikmet görüyoruz. Sabah kovandan çıkan bir arı mesela sadece sarıçiçeklere, bir diğeri sadece mavi çiçeklere veya bir diğeri sadece mor çiçeklere gitmekte ve gün boyunca da aynı arılar hep aynı ilk gittikleri renkteki çiçeklere gitmektedirler. Üç dört gün hep aynı renkteki çiçeklere giden arı eğer o tipte çiçeklerde nektar tükendiyse veya çiçekler bittiyse birkaç gün daha aynı renge gitmekte sonra ise yeni bir renkteki çiçeği tercih etmektedir. Böylece hep aynı tip bitkinin çiçeklerinin tozlaşmasını ve farklı çiçek tozlarının farklı çiçeklere bulaşması önlenmektedir. Fakat kovandaki binlerce arının ziyaret ettikleri çeşitli çiçeklerden alınan nektardan yapılmış bal aynı karışım içinde olmaktadır.
Bir çiçeğin nektarının daha önce başka arılarca tüketildiğini konar konmaz anlar ve hemen çiçeği terk eder. Bu sayede hem vakit hem de enerji kaybından kurtulur. Peki arı çiçek üzerinde inceleme yapmadan nektarın tükendiğini nereden anlamaktadır? İşçi arılar nektar veya polenini aldıkları çiçekleri de 2 heptanonla işaretleyerek diğer arıların aynı çiçekte gereksiz yere zaman kaybetmelerini önlemektedir. Arılar zengin bir kaynak bulduklarında ise, klâsik danslarına ilâveten, kaynağı ve bu kaynakla kovan arasındaki yolu, nasanof feromonu ile işaretleyip diğer arıları oraya yönlendirmektedir. Oğul verme durumunda, oğul kütlesindeki arılar, yine aynı feromonla arılar, yine aynı feromonla işaretlenerek, yeni yuva yerini belirler ve burada toplanırlar. Çiftleşme uçuşuna çıkan bir ana arının vücudunda sentezlenen feromonlar, erkek arıları cezbetmeye ve onların kendisini bulmasına vesile olur.
Arılar polen kaynaklarını kovandaki arılara mucizevî bir dansla anlatırlar. Üstelik polen kaynağının güneşin gökyüzünde sürekli olarak değişen konumunu hesaplarlar. Böylece besin aramaya çıkan kovandaki diğer arılar polen kaynağını sanki kendileri keşfetmiş gibi kolayca bulurlar. Bütün bu davranışlar son derece hassas geometrik hesaplamalara dayalıdır. Hâlbuki düşünme kabiliyetinden mahrum olan bu canlılar söz konusu hesaplamaları yapacak matematik bilgisine de sahip değildirler.
Arılar kovana dönerken, yorulmamak ve mesafe katetmeleri için düz bir istikamette yol çizerler. Gittikleri çiçeklerdeki nektarın içindeki şeker nispeti % 17-18’den daha az ise bir daha o çiçeğe gitmez, çünkü masrafı fazla, kârı ise düşüktür. Tabii ki bunu matematik ile hesaplayamaz, ama vahyedildiği şekliyle aksaksız yapar.
“يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُه 6- Ayetin “
şeklinde devam eden kısmına“onların karınlarından renkleri muhtelif olan şerbetler çıkar” şeklinde meâl verilebilir. Burada geçen “Batn” kelimesi Arapça’da “karın” demektir. Bunun çoğulu olan “butun” ayette “Butûniha” şeklinde geçmektedir ki “karınları” demek olur. “Butuniha” kelimesindeki “ha” zamiri işçi arıların dişi olanlarına aittir. Bu ifadeden arıların karınlarının çok parçadan yapıldığı anlaşılabileceği gibi, karınlarındaki çok sayıda farklı salgı bezlerine de işaret ediyor olabilir.

Gerçekten de arıların vücutları baş, thorax (göğüs) ve karın (abdomen) olarak üçe ayrılır ve karın bölgeleri sekiz adet segmentten (bölmeden) yapılmıştır. Karındaki çeşitli bezlerin hepsi birer fabrika gibi çalışarak kendilerine programlandığı şekilde bal, balmumu, propolis ve zehir üretmektedirler. Dişi böceklerde bulunması gereken üreme organı ise bal arılarında iğne şeklindeki sokma organına dönüştürülmüştür.
Arılar balmumunu nasıl üretirler
Arı peteklerinin temel inşaat malzemesi balmumudur. Beyaz, mum kıvamında, şeffaf, hafif ve karışık kimyevî terkibi olan bir maddedir. Dişi arı balmumunu, karınlarının altında yer alan dört çift özel salgı bezinden akışkan bir sıvı olarak salgılar ve havayla teması sonucu kurur, donuklaşır. Salgı bezleri iki küçük açıklıktan ince pulcuklar şeklinde salgılanmaya başlar. Kap şeklinde özel bir bezde biriktirilir. Arılar bu küçük balmumu pulcuklarını almak için kitin kıllardan yapılmış arka bacaklarındaki kancalarını kullanırlar. Bu kılları balmumu plakasına takarak çekip dışarı çıkarırlar. Sonra ileri iterek önce orta, sonra ön ayaklarına ulaştırırlar. Son olarak plakayı kitin çene parçaları ile alır ve yoğurarak işlenebilir kıvama getirirler. Bir mum pulcuğu alınır alınmaz, aralıktan hemen ikincisi çıkar. İşçi arı onun toplanmasını ağzıyla yapar ve çenesinde yoğurur, sonra da peteklerin gözlerini onunla örer. Balmumunun salgılanması için sıcaklığın uygun olması gerekir. İşçi balarıları çalışırken birbirlerine halkalar şeklinde asılarak salkım biçiminde toplanırlar. Bundaki maksat balmumu üretimi için gerekli olan ısının sağlanabilmesidir. Bu sayede balmumu için gerekli olan 35 C°’lik ısı sağlanmış olur. Yoğurma işlemi bu en uygun ısı derecesinde yapılır ve böylece balmumu, yumuşatılmış ve kolay işlenebilen, petek yapmaya hazır bir malzeme hâline getirilir. Arı mumu sıcaklığı engeller ve sudan da müteessir olmaz..
Balmumu üretimi oldukça fazla enerji gerektiren bir işlemdir. Arılar bir kg. balmumu yapmak için yaklaşık olarak 8-10 kg. kadar bal tüketirler. Bu miktar hesaba katıldığında balmumunun neden bu kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Arılar en küçük bir mum kırıntısını bile çok iyi değerlendirerek balmumundan azamî istifade ederler. Hatta bir kovanı tamamen terk etmeleri gerektiğinde de bal tüketerek balmumu üretmek yerine, eski kovandan balmumu taşımak gibi bir usule başvurdukları bile müşahede edilmiştir. Arıların bu tutumlu davranışlarının sebebi balmumunun üretiminde çok enerji gerekmesidir. Balmumunu çok akılcı bir şekilde kullanarak en az balmumu ile en fazla petek inşa ederler. Meselâ, 22.5x37 cm. ebatlarında bir petek için sadece 40 gr. balmumu harcadıkları saptanmıştır. Boş ağırlığı 40 gr. olan bu petek yaklaşık 2 kg. bal depolayabilmektedir.
7- أَلْوَانُه شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ tâbirinden de “renkleri farklı farklı şerbetler” yapıldığını anlıyoruz. Bildiniz gibi şurup, şarap, şerbet gibi kelimeler hepsi aynı köktendir ve bunların hepsinin sıvı, yani akışkan (mâyi) olduğu anlaşılır. Şerbetin mutlak olarak zikredilmesiyle, işçi arıların karnında çıkan her şey kast edilmekte ve bal da bunlardan sadece ve en önemlilerinden biridir. Ayrıca üretilen bütün ürünlerin renklerinin farklı farklı olduğu anlaşılmaktadır. Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’in inmesinden uzun asırlar sonra anlaşılmıştır. Dişi işçi arıların karın kısmında yer alan sindirim organlarının ve salgı bezlerinin müşterek faaliyetleriyle üretilen bal, propolis, arı sütü, balmumu ve arının zehrinin başlangıçta sıvı oldukları, daha sonra her birinin farklı kıvam ve yoğunluklara getirildiği anlaşılabilir.
Nitekim balmumu da, propolisin yapısına katılan salgılar ve bal da ilk çıktıklarında sıvıdır. Daha sonra balmumu ve propolis bazı enzimlerle ve hava ile temas ettiğinde katılaşır. Bal da kovan içinde çok sayıda arının kanat çırparak suyunun uçurulmasıyla kendine has bir kıvama getirilir. Arı zehri ve arı sütü ise hep sıvı halindedir.
Balların da renklerinin farklı olması, arıların yaşadığı ve nektar topladıkları bölgelerdeki bitkilerin sahip olduğu özelliklerden dolayıdır. Nektar içindeki glikoz ve fruktoz başta olmak üzere, diğer şeker türlerinin miktarı ve yoğunluğu, bitkilerin polenlerinin rengi ve en önemlisi arının bal midesindeki geçirdiği tahavvülden sonra kazanacağı renk farklıdır. İnsanlar için şifa olan bu farklı farklı renkteki şerbetlerin ayrı ayrı bezlerde sentezlenmesine dikkat etmek gerekir.
8-“ فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ” tabirinden önce arıların ürettiğinin “İnsanlar için şifa” olduğunu anlıyoruz. Arının insana takdim ettiği kıymetli ürünün şifâya vesile olmasından, birkaç farklı husus anlaşılabilir. Balın içindeki çok çeşitli bitkilerden alınmış unsurlar tek başına değil de, arının vücudundaki fabrika hükmündeki bal midesinde hususi bir muameleden sonra şifaya vesile olmasından, ilaç yapılacaksa çok sayıda farklı unsurların belli bir formül içinde terkip hâline getirilmesi gerektiği ve ayrıca çalışan araştırmacıların bir nevî ilhâma da mazhar olmaları anlaşılabilir. Arıya vasıtasız olarak vahyedilirken, akıl, irade ve şuur sahibi insana çalışırsa ilhâm gelebileceği anlatılıyor.
“Şifa” kelimesi Kur’an’da sadece iki yerde geçmektedir. Biri arının vesile olduğu şifa olarak…diğeri de Kur’an’ın şifâsı olarak... Bu ifadelerden sanki balın maddî vücudumuza, Kur’an’ın da ruhumuza şifa olduğunu anlıyoruz. Zaten beden ile ruh birlikte sıhhatli olduğu takdirde insan tam sıhhatlidir denilebilir.
Müfessirler ekseriyetle şifâdan sadece arının balını anlamışlardır. Ne var ki arının karnından çıkan diğer gıdaların terkibindeki çok sayıdaki aminoasitler, proteinler, vitamin ve minerallar, ancak 19.yy ve 20.yy da anlaşılabilmiştir. Bu şerbetlerin hastalıkların bütününe veya birine şifa olduğu konusunda ihtilafa düşülmüştür. Umum hastalıklara şifa olduğunu savunanlar, şuna dayanırlar; şifa kelimesi türevleriyle beraber Kur’an’da altı defa geçmekte, buradan hareketle bazı müfessirler ve arılar üzerinde ihtisası olan ve arının çıkardıklarıyla uğraşanlar, Nahl suresindeki bu âyette geçtiği şekliyle “renkleri farklı şerbetin”, insanın maruz kaldığı bütün hastalıkları içine aldığını savunurlar. Şifa kelimesinin, Allah’ın nimet ifadelerinden önce nekre (belirsiz) gelmesi balda bilemediğimiz pek çok şifanın olduğuna işaret etmektedir.
Diğer bazı müfessirler, arıcılık yapanlardan aldıkları bilgileri değerlendirerek, şerbetlerden ve Kur’an tahsisi ifade ettiğini düşünüp, sadece bal çeşitlerini anlamışlardır. Hastalığın cinsine, şahsın durumuna, şartlara, arının tabii ortamının zenginliğine ve balların kimyevî özelliklerinin farklılığına, bitkinin yetiştiği yere ve bitkilerin kalitesine göre değişebileceğini söylemişlerdir. Çünkü bütün arı kovanlarının kendine has balı vardır. İki farklı kovandan toplanmış bal çok nadiren bir birine tam benzerlik gösterirler. Buradan hareketle bu görüşü savunanların, bir kısmı âyetin tefekkür ve ibret alınması için sadece farklı bal çeşitlerinde şifa olduğunu, bir kısmı da nekre’nin umumu işaret ettiğini düşünüp, arının her ürettiğinin şifâ olduğu kanaatindedirler. Zira âyette balın insanlar için şifa olduğu herhangi bir şeye tahsis edilmeyerek mutlak olarak ifade edilmiştir ki bu da pek çok şeye şifa olduğunu göstermektedir.
Son yıllarda yapılan araştırmalar, arının bütün ürettiklerinde ayrı ayrı şifa vesileleri olduğu hususunu destekler mâhiyettedir.
Bal ile ilgili şifa hususunda ayrı bir tebliğ sunulacağı için bu kısımda tekrar olmaması için balın şifa özelliğinden bahsedilmeyecektir. Arının diğer ürünlerine ait şifa vesilesi özelliklere sırasıyla göz atalım:
ARI REÇİNESİ “PROPOLİS”
Yapışkan, reçineli bir maddedir. İşçi arı bunun ham maddesini ağaçların kabuklarından, yapraklarından ve tomurcuklarından toplar. Bu reçinenin propolis isimli özel maddeye dönüşmesi için üzerine yanak bezelerinden enzimler ihtiva eden bir sıvı salgılar. Ayrıca polenlerle de katkıda bulunur. Tabii antibiotik, antiseptik, antifungist özelliğine sahip olduğundan, kovan içinde ölen ve dışarı atılmayan arıları bu maddeyle mumyalayarak hastalık yaymalarına engel olur. Ayrıca petek inşa ederken propolisi balmumuyla karıştırıp, kovanın belli bölgelerinin yapımında, yarıkların kapatılmasında ve petek gözlerinin kapatılmasında, kış aylarında kovan girişlerinin kapatılmasında kullanırlar.
Faydaları şöyle sıralanabilir: İnsan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde, antioksidant ve antiviral tesirleri sebebiyle kanser önleyici, iltihap giderici, kan basıncını ve şekeri düşürücü olarak kullanılır. Diyabetli hastalarda, ağız ve mide ülserlerinin tedavisinde, nemlendirici, beyazlatıcı ve kırışıklık giderici tesirleriyle deride ve yanıklarda, doku tamirini artırıcı tesirleri sebebiyle yara kapanmasında, kalb-damar hastalıklarında ve diş sağlığında tesirlidir. Mantar ve bakteri gibi mikroorganizmalardan koruyucu tabii antibiyotik olduğu, 21 tür bakteri ve dokuz tür mantara tesirli olduğu gösterilmiştir.
İçindeki flavon’ların (chrysin, apigenin, luteolin, tetrahydroxyflavon) ve flavonol’lerin (rutin, morin, quercetin, myricetin, kaempferol, quercitrin, galangin) flavanon’ların (naringin, naringenin, hesperetin) isoflavon’ların (daidzein ve genistein) geniş antimikrobial tesir sahası vardır (1). Tesir ettiği belli başlı mikroorganizmalar Bacillus subtilis ve Staphylococcus aureus mantarlardan Candida albicans. Enterococcus faecalis, Pseudomonas aeruginosa. S. Pyogenes (2)

Ağız boşluğunda yaşayan mikroplara (Peptostreptococcus magnus, P. anaerobius, P. micros, Eubacterium lentum, Lactobacillus acidophilus, Actinomyces odontolyticus, A. actinomycetemcomitans, A. neeslundii, Prevotella intermedia, Prevotella oralis, Prevotella melaninogenica, Porphyromonas gingivalis, Fusobacterium nucleatum, Bilophila wardsworthia, Veillonella parvula) ve bilhassa periodontitis yapanlara karşı (3)

Propolis ekstraktındaki toplam polyphenol ve flavonoid muhteviyatının yüksek antioksidant aktiviteye sahip olduğu, serbest radikalleri temizlediği, güçlü antiyotik aktivitesi sebebiyle de Staphilococcus aureus, Bacillus subtilis, Salmonella typhimurium ve Candida albicans üzerinde tesirli olduğu gösterilmiştir (4) Propolis içinde önemli sayılabilecek elementlerden sodyum, potasyum, kalsiyum, mağnezyum, azot, bakır ve çinko vardır (5)
Bulgaristan, İtalya ve İsviçre’den alınmış 10 propolis örneği analiz edilmiş içinde pinocembrin, pinobanksin ve pinobanksin 3-O-acetate, chrysin, galangin, caffeic aidin prenil esterleri ve ferulik asitler bulunduğu görülmüştür. İsviçre Alpleri üzerindeki bir bölgeden (Graubünden) zengin phenolik glycerid’ler ve Sicilya’dan bir örnek ise sınırlı miktarda phenolik bileşik ile diterpenik asitler ihtiva etmekteydi. (6)
Bunların dışında çok yeni başka maddeler de bulunmuştur: Aromatik bileşiklerden 5-phenyl-trans, trans-2,4-pentadienoic acid, 5-phenyl-trans-3-pentenoic acid, dodecyl caffeate, tetradecenyl caffeate, tetradecyl caffeate, hexadecy caffeate, (+)-treo-1-C-quayacylglycerol, 3-[4-hydroxy-3-(3-oxobut-1-enyl)-phenyl]acrylic acid, flavonoid’lerden 5,7,4’-trihydroxy-6,8-dimethoxy flavone, sideritiflavone, myricetin 3,7,4’,5’-tetramethyl ether, quercetin 3,7,3’-trimethyl ether, 5,6,7-trihydroxy-3,4’-dihymethoxyflavon, aromadendrine-4’methyl ether, 3,5,7-trihydroxy-6,4’-dimethoxyflavon, prenyle edilmiş p-coumaric acidler, 3,5-diprenyl-4-hydroxycinnamic acid, 3-prenyl-4-dihydro-cinnamoyloxycinnamic acid, 2,2,-dimethyl-6-carboxyethenyl-2H-1-benzopyran, 9-E-,2-dimethyl-6-carboxyethenyl-8-prenyl-2H-1-benzopyran, 3-prenyl-4-hydroxycinnamic acid, 3-prenyl-4-(2-methoxypropionyl)-cinnamic acid, (E)-3-[2,3-dihydro-2-(1-hydroxy-1-methylethyl)–prenylbenzofuran-5-yl]-2-propenoic acid, Acetophenone türevleri olarak, 2-[1-methyl]-vinyl-5-acetylcumarane, 2-[1-hydroxymethyl]-vinyl-6-acetyl-5-hydroxycumarane, 2-[1-acetoxymethyl]-vinyl-6-acetyl-5-hydroxycumarane, Caffeoylquinic acidlerden, 3-caffeoylquinic (chlorogenic) acid, 4-caffeoylquinic acid (7)
İhtiva ettiği bu maddeler sebebiyle nezle, grip ve alerjik hastalıklar gibi solunum yolu ile bulaşan hastalıklara, eklem ağrılarına, kemik gelişmesini engelleyen faktörlere karşı, bazı cildi hastalıklarına, göz hastalıklarına, ağız içi yaralara ve diş çürümelerine karşı, faydalarının olduğu söylenebilir. Ayrıca ilginç olarak vitamin C’nin okside olarak zarar görmesini engeller.
Klinik çalışmalar propolisin bronşit ve benzeri rahatsızlıkların, influenza ve herpes, deri mantarları, diş ve diş eti rahatsızlıklarında, ülser, yanık ve abselerde, kulak enfeksiyonlarında, giardi ve kolitde, vajinal ve servikal rahatsızlıklarda tesirli olduğunu göstermiştir.
Bronşit, farenjit, rhinopharyngolaryngitis, pharyngolaryngitis, nezle ve burun iltihabı gibi solunum yolu, kulak, boğaz ve burun rahatsızlıklarda da pozitif tesir göstermiştir. Viral enfeksiyonlardan grip rahatsızlığına karşı koruyucu tesir gösterdiği ortaya konulmuştur. Propolis kreminin uçuk virüslerine karşı belirgin tedavi edici özellikte olduğu gözlenmiştir. Derideki mantar enfeksiyonlarında çok iyi neticeler verdiği gözlenmiştir.
Propolisin dişlerde plak oluşumunu engellediği ve dişeti iltihabı üzerinde faydalı olduğu gösterilmiştir. Diş dolgusuna karıştırıldığında daha hızlı iyileşme olduğu,
diş eti kanamalarında ve oral mukoza üzerinde yara izi kalması açısından daha olumlu olduğu görülmüştir. Bir diğer çalışmada ise diş eti iltihaplanmasında da benzer sonuçlar elde edilmiştir. Propolisin kemik yenilenmesi ve anestezik tesirlerinden dolayı kanal tedavisinde kullanılması tavsiye edilmiştir. Açık yarası bulunan hastalarda iyileştirici tesir göstermiştir.
ARI SÜTÜ
Kıvamı yumuşak ve rengi açıktır. İşçi arının yutak bezelerinden salgılanır. Esasında proteinlerden, amonyak ve yağlı asitlerden, su şeker, bazı madeni elementlerden, vitaminlerden, hormonlardan oluşur. Yüksek gıda değeri, büyük kısmının vücutta tamamıyla sindirmeye gerek kalmadan direkt kana karışması başlıca özelliklerindendir. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.
Arı sütü genç balarılarının salgı bezlerinden ürettikleri bir maddedir. Diğer arı ürünlerinin aksine varlığı uzun bir süre bilinmedi. Jel kıvamında krem renkte ve ekşi bir tada sahiptir. Kraliçe arı hayatı boyunca arı sütüyle beslenir. Diğer balarıları birkaç ay kadar yaşarken kraliçe arı 5-6 yıl yaşar. Kraliçe arıyla diğer balarıları arasındaki bu farkın arı sütünden kaynaklandığı düşünüldüğü için arı sütüne olan ilgi ve araştırmalar artmıştır.
Arı Sütü Kullanımı: Hastalıklara karşı korunmak sağlıklı ve zinde kalabilmek için herkes arı sütünü kullanabilir. Arı sütü ısı ve ışığa hassastır. Bu yüzden muhafaza edilmesinde uyulması gereken kurallar vardır. Arı sütü kullanımı saf şekilde olabileceği gibi balla da karıştırılarak alınabilir. Ayrıca birçok ülkede kapsül haline getirilmiş biçimleri de vardır. Saf halde alındığında dil atından alınır. Ancak arı sütünün besleyici değerlerini yitirmeden saf halde tutmak kolay olmadığından genellikle balla karıştırılarak tüketilmesi yaygındır. Arı sütünün karıştırıldığı balın gerçek ve kaliteli bal olması gerekir.
Arı Sütünün Faydaları: Bağışıklık sistemini destekler, gram+ bakterilere karşı tesirli olduğu (8), tümörlere ve lösemilere (9), yüksek tansiyona (10), damar sertliğine (11), immün sistem hücrelerinden monositlerin çoğalmasına (12), tümör gelişmesine karşı ve makrofaj uyarılmasına (13), menapoza giren kadınlarda da müspet tesirlerinin olduğu belirtilmiştir.
Antibakteriyel, antivirütik özelliği vardır, hücre yenileyici özelliğe sahiptir, hormonları ve metabolik fonksiyonları düzenler, bedenî ve zihnî yorgunluğa karşı enerji kaynağıdır, kolesterolü düşürücü tesiri vardır, karaciğeri kuvvetlendirir, nörolojik rahatsızlıklarda olumlu tesiri vardır, saç dökülmesini önlemede tesirlidir, ülser gastrit ve kolit gibi rahatsızlıklarda kullanılabilir. Cilt sağlığı ve kırışıklığı önlemede tesirlidir. Adet düzensizliklerinde kullanılır.
Kromatografi ile yapılan 26 dan fazla yağ asidi tespit edilmiştir. Ayrıca % 2-3 civarındaki kısımda balda dahi bulunmayan "X Maddeleri", % 1.5 oranında ise sadece arı sütünde bulunan 10- hydroxy-delta-2-dekanoik asit mevcuttur. Genel terkibinde vitaminler olarak A, B1, B 2, B 3, B 5, B 6, B 7, B 8, B 9, B 12, C, D, E, H, Niacin, P, Aminoasitler olarak Serin, Treonin, Triptofan, Alanin, Arginin, Aspartikasit, Fenil alanin, Valin, Glutamik asit, İzolösin, Lösin, Metionin, Histidin, Prolin; ilaveten kükürt, fosfor, bakır, demir, silisyum, kalsiyum, potasyum, mağnezyum, mangan, çinko, iyot ve selenyum da mevcuttur.
BALMUMU
Balmumundan küçük bir parça alıp çiğnemek dokulardaki büzülmelere ve bir hastalık sonucu meydana gelen iltihaplara, yaraların iyileşmesine yardımcı olur. Hastalık meydana geldiğinde yarım bardak ılık suyun içine büyük kaşıkla bal katılıp her öğünden sonra alınması tavsiye edilir. Balmumu haftada üç dört defa üç sene boyunca devam edildiğinde saman nezlesini kökten yok ettiği ve bu hastalığa karşı vücudun bağışıklık kazandığı gözlemlenmiştir. Balmumu burun ve solunum sistemi yollarının temizlenmesinde yardımcı olur.
Balmumunun muhteviyatı % 14 hidrokarbonlar, % 35 monoesterler, % 14 diesterler, %3 triesterler, % 4 hidroksimonoesterler, % 8 hidroksipoliesterler, %1 asitesterler, %12 serbest asitler, % 1 serbest alkoller, % tanımlanamamış bileşikler olup, yaklaşık 300 civarında bileşikten ibarettir.(15)

ARI ZEHİRİ
Arılar âleminde sadece dişi fertlerin karın segmentlerinin en ucunda ucu sivri ve içinden zehir enjekte edebilen bir iğneleri vardır. Erkeklerin ise böyle bir organı yoktur. Çeşitli arı türlerindeki zehirlerin kullanılışı farklılıklar gösterebilir. Meselâ, bazı türlerde sadece kovanı korumak için veya avını öldürmek için kullanılırken, bazı yaban arı türlerinde ise sokularak zehirlenen böcek felç edilir ve taze gıda olarak saklamak yahut yavrularını beslemek için kullanılır.
İğnenin dibine bir zehir torbası bağlanmıştır. Zehir torbasının içinde biriktirilen zehir, burada bulunan salgı bezlerinde sentezlenir, arının türüne göre alkali ve asit tabiatta olabilir. Arı soktuğunda, zehir kesesinde bulunan 0,15- 0,3 mg zehrin tamamını boşaltmaz. İğne saplanılan yerde kaldığından, işçi arı bunu geri çekemez, bu yüzden zehir kesesi ve buna bağlı kas ve sinirler de hayvanın vücudundan kopup ayrıldığı için kese zehrini enjekte etmeye devam eder, fakat işçi arı da ölür.
Zehirin Fizikî ve Kimyevî Özellikleri
Bal arısı zehri açık renkte, kokusuz, bir sıvı olup, keskin ve acı bir tadı bulunur. Içinde bulunan alarm feromonları nedeniyle aromatik özellik taşır. Berrak ve asidik yapıda olan arı zehri, oda sıcaklığında kuruyurak ağırlığının % 30-40′nı kaybeder ve açık sarı renge dönüşür. Arı türlerinin zehirleri genel yapıda bir benzerlik taşımasına rağmen her türün, her alttürün bile zehirlerinde farklılık vardır. Bazıları diğerlerinden iki misli daha güçlü olabilir.
Biyokimyevî açıdan çok sayıda kompleks organik bileşiklerden yapılmış arı zehrinde reaksiyonlara sebep olan proteinler ve enzimler mevcuttur. % 88 kadar büyük bir kısmı su’dan ibaret zehrin içinde, glukoz, fruktoz ve fosfolipid tabiatta yapılar; 20’den fazla sayıda enzimler, peptidler (17) ve aminlerden yapılmış farmakolojik olarak aktif bileşikler bulunur. Ayrıca formik asit, malik asit ve hidroklorik asit, izofosforik, kolin, triptofan, kükürt ve fosfat, magnezyum, bakır, kalsiyum gibi maddeler ihtiva ettiği hakkında bilgiler vardır.
Alerjik maddelere karşı bir müdafaa cevabı olarak vücudumuzdan salgılanan histamin; hassas kişilerde baş ağrısı, şişme, kaşıntı, kusma ve görme bozukluğuyla, kan damarlarını genişleterek ölüme sebep olabilecek bir maddedir.
Arı zehirinin bağışıklık sistemini uyarması (18), bazı romatizmal hastalıklar ve Multiple Sclerosis (MS) ile ilgili bazı ilaçların müessir maddesi olarak kullanılması hususundaki ve kuvvetli antibiyotik tesirine ait çalışmalar son yıllarda artmıştır. Farmokolojik olarak kan dolaşımını artırıcı, antienflamatuar (17) bakteri öldürücü, radyasyona karşı koruyucu, tansiyon düşürücü tesirleri bilinmektedir. Aids ve kanser (19) gibi kullanılması ile ilgili çalışmalar da henüz devam etmektedir. Ayrıca Arthritis, Epilepsy, Myositis, Iritis, Bursitis, Migren, Rhinosinusitis, damar tıkanıklarına, kolestrol yüksekliğine, astım, intercostal myalgia’ya ve keratoconjunctivitis’e karşı tesirli olduğu hususunda tespitler vardır.
ARI POLENİ
Her bakımdan eksiksiz bir gıda olarak tanınan polenin ihtiva ettiği lipidler, proteinler, aminoasitler, vitaminler (20), antioksidan tesiri yüksek fenolik bileşikler (21) (phenylpropanoidler, flavonoller and anthocyaninler), aglyconlar (22) (tricetin ve 3-O-methylquercetin) birçok araştırmaya konu olmuştur.
Zafiyet çeken hastalarda, yüksek performans gerektiren sporları yapanlarda güçlü bir takviyedir. İçindeki flavonoidler en büyük antioksidanlar arasında sayılan E vitamininden 200 kat daha fazla antioksidandır. En mükemmel B-vitamini kaynağı olarak nitelenir. Bir çay kaşığı polen günlük B vitamini ihtiyacını karşılar. Protein sentezinde kullanılmak üzere vücudumuza muhakkak dışarıdan alınması gereken (esansiyel) aminoasitleri de bol miktarda ihtiva eder (24). Her türlü doku yapımı ve tamirinde, bu aminoasitlere ihtiyaç duyulur.
9-“إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآَيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ” şeklinde gelen âyetin son kısmı, fezleke şeklinde düşünülebilir. Arı gibi bir hayvan hakkında bu kadar bilgiler verdikten sonra, “muhakkak bunda düşünüp tefekkür eden bir kavim için elbette bir delil vardır” şeklindeki bir meali, bütün ilim dallarına hitab edecek kadar çok genişletebiliriz. Arının bütün hayatını ilgilendiren ilimleri saymaya kalktığımızda bu tefekkür sahası alabildiğine genişler. Anatomik ve fizyolojik yapısıyla, embriyolojik gelişmesi, histolojik ve endokrin (iç salgı bezleri) özellikleri zooloji’nin konusudur. Polenlerle olan münasebeti botaniği ilgilendirir. Bitkilerin tozlaşması ile ilgili faaliyetleri meyvecilik ve ziraatın sahasına girer. Ürettiği malzemelerin biyokimyevî kompozisyonu, eczane gibi bir seri şifa vesilesi ilaçlar üretmesi tıp, kimya ve eczacılığı ilgilendirir. Kovandaki peteklerin inşası, statik ve mekanik özellikleri malzeme bilimi ve mühendislikle alâkalıdır. Fizikî, ekolojik ve meteorolojik şartların hesaba katılması, coğrafik pozisyonunu, hedefini ve seyahat rotasını belirleme kabiliyeti ekoloji, klimatoloji ve coğrafya bilimlerine aittir. Kovan içinde feromonlar ve vücut diliyle haberleşme, linguistik ve iletişim sahasına girer. Malzemeleri azâmî iktisat prensibiyle kullanması, düşmanlarıyla mücadele stratejileri, kovandaki içtimaî nizam ve iş bölümü yapma özellikleri ise iktisat, sosyoloji ve mantık gibi ayrı ilim dallarını ilgilendirmektedir. İnsanoğlu bütün bunlara bakıp tefekkür etmeli ve hem arıdan aldığı şifa maddeleri, meyve ve sebzelerin üremelerine olan katkıları, hem de daha öğrenmesi gerekenler için onları yaratana şükretmelidir.
Bütün bu arı ve onun ürünleri ile ilgili sayılanları ve daha kim bilir keşfedilecek nice baş döndürücü hakikatleri, Kur’an’ın asırlar öncesinden bildirdiği bir mucizeden başka bir şeyle izah etmek mümkün müdür?

KAYNAKLAR
1-Chang, C-C., Yang, M-H., Hwei-Mei Wen, H-M., ve Chern, J-C.(2002): Estimation of Total Flavonoid Content in Propolis by Two Complementary Colorimetric Methods. Journal of Food and Drug Analysis, Vol. 10, No. 3, 2002, p. 178-182

2-Kosalec, I., Pepeljnjak, S., Bakmaz, M., Vladimir,S. (2005): Flavonoid analysis and antimicrobial activity of commercially available propolis products. Acta Pharm. 55 (2005) 423–430. University of Zagreb, Zagreb, Croatia

3-Özen, T., Kılıç, A., Bedir, O., Koru, Ö., Sorkun, K., Tanyüksel, M., Kılıç, S., Gençay, Ö., Yıldız, O., Baysallar, M. (2010): In Vitro Activity of Turkish Propolis Samples Against Anaerobic Bacteria Causing Oral Cavity Infections. Kafkas Univ Vet Fak Derg. 16 (2): 293-298.

4-Y.M. Choi, D.O. Noh, S.Y. Cho, H.J. Suh, K.M. Kim and J.M. Kim (2006): Antioxidant and antimicrobial activities of propolis from several regions of Korea. Food Science and Technology, Volume 39, Issue 7, September 2006, p. 756-761 Swiss Society of Food Science and Technology Published by Elsevier Ltd.

5-Doğan, M., Silici, S., Saraymen, S., O. İlhan, O. (2006): Element content of propolis from different regions of Turkey. Acta Alimentaria, Vol. 35, Number 1/March, p.127-130. Akademiai Kiado.
6-Bankova V, Popova M, Bogdanov S, Sabatini AG. (2002): Chemical composition of European propolis: expected and unexpected results. Z Naturforsch C. 2002 May-Jun;57(5-6):530-3. Institute of Organic Chemistry with Centre of Phytochemistry, Bulgarian Academy of Sciences, Sofia.
7-Bankova, V.S., De Castr, S. L., Marcucci, M. C. (2000 ): Propolis: recent advances in chemistry and plant origin. Apidologie 31 (2000) 3–15. INRA/DIB/AGIB/EDP Sciences

8- Fujiwara, S., Imai, J., Fujiwara, M., Yaeshima, T., T Kawashima, T., ve Kobayashi, K. (1990): A potent antibacterial protein in royal jelly. Purification and determination of the primary structure of royalisin. The Journal of Biological Chemistry. Vol. 265, No. 19, Issue of July 5, pp. 11333-11337, Printed in U.S. A.
9-Townsend, G.G., Joseph F. Morgan, J.F. and Hazlett, B.(1959): Activity of 10-Hydroxydecenoic Acid from Royal Jelly against Experimental Leukæmia and Ascitic Tumours. Nature 183, 1270 – 1271. letters to nature (02 May1959)
10- Matsui, T., Yukiyoshi, A., Doi, S., Sugimoto, H., Yamadao, H. (2002): Gastrointestinal enzyme production of bioactive peptides from royal jelly protein and their antihypertensive ability in SHR. Journal of Nutritional Biochemistry. Vol.13, Issue 2, p. 80-86
11-Vittek, J. (1995): Effect of Royal Jelly on Serum Lipids in Experimental Animals and Humans With Atherosclerosis. Cellular and Molecular Life Sciences ,Volume 51, Numbers 9-10, 927-935,
12-Kimura, M., Kimura, Y., Tsumura, K., Okihara, K., Sugimoto, H., Yamada, H. and Yonekura, M. (2003): 350-kDa Royal Jelly Glycoprotein (Apisin), Which Stimulates Proliferation of Human Monocytes, Bears the β1-3Galactosylated N-Glycan: Analysis of the N-Glycosylation Site. Bioscience, Biotechnology, and Biochemistry. Vol. 67 (2003) , No. 9 p.2055-2058

13-Juraj Majtán, J., Kováčová, E., Bíliková, K. and Šimúth, J. (2005): The immunostimulatory effect of the recombinant apalbumin 1–major honeybee royal jelly protein–on TNFα release. International Immunopharmacology Volume 6, Issue 2, February 2006, pp. 269-278

14- Mishima, S., Suzuki, K-M., Isohama, Y., Kuratsu, N., Araki, Y., Inoue, M., and Miyata, T.(2005): Royal jelly has estrogenic effects in vitro and in vivo. Journal of Ethnopharmacology Volume 101, Issues 1-3, 3, pp. 215-220

15. Tulloch, A. P. (1980): Beeswax - composition and analysis. Bee World 1980 Vol. 61 No. 2 pp. 47-62
16. Carbajal, D., Molina, V., Valdes, S., Arruzazabala, M.L., Más, R. (1998): Inflammatory Activity of D-002: An active product isolated from beeswax. Prostaglandins, Leukotrienes and Essential Fatty Acids Volume 59, Issue 4, October 1998, Pages 235-238
17- Billingham, M.E.J., Morley, J., Hanson, J.M., R. A. Shipolini, R.A. and C. A. Vernon, C.A. (1973): An Anti-Inflammatory Peptide from Bee Venom. Nature 245, p.163 – 164.
18-Müller, U., Akdis, C. A., Fricker, M., Akdis, M., Blesken, T., Bettens, F., , K. (1998): Successful immunotherapy with T-cell epitope peptides of bee venom phospholipase A2 induces specific T-cell anergy in patients allergic to bee venom. The Journal of Allergy and Clinical Immunology Volume 101, Issue 6 , p. 747-754.
19-Dong Ju Son, Jae Woong Lee, Young Hee Lee, Ho Sueb Song, Chong Kil Lee and Jin Tae Hong (2007): Therapeutic application of anti-arthritis, pain-releasing, and anti-cancer effects of bee venom and its constituent compounds. Pharmacology & Therapeutics, Volume 115, Issue 2, p. 246-270
20- Almeida-Muradian, L.B., Pamplona, L.C., Coimbra, S. and Barth O.M. (2005): Chemical composition and botanical evaluation of dried bee pollen pellets. Journal of Food Composition and Analysis. Volume 18, Issue 1, p. 105-111

21-M. Leja, A. Mareczek, G. Wyżgolik, J. Klepacz-Baniak and K. Czekońska (2007): Antioxidative properties of bee pollen in selected plant species. Food Chemistry. Volume 100, Issue 1, 2007, Pages 237-240
22-Campos, M., and Markham, K.R. (1997): An approach to the characterization of bee pollens via their flavonoid/phenolic profiles. Phytochemical Analysis Volume 8, Issue 4, p. 181–185.

23-Linskens, H. F. and Jorde, W. (1997): Pollen as food and medicine—A review Economic Botany Volume 51, Number 1, 78-86.

24-Rayner, C.J. and DF Langridge, D.F. (1985): Amino acids in bee-collected pollens from Australian indigenous and exotic plants. Australian Journal of Experimental Agriculture 25 (3) 722 - 726