[Fussilet 41/53:] سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Biz onlara âfâkta (arz, sema ve kâinatlar) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz, nihayet onlar için (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, apaçık belli olacaktır.”
İlk İnsanın Yaratılışı

Prof. Dr. İrfan Yılmaz

Giriş: Kur’an-ı Kerim’deki çeşitli ilim dallarına ait âyetlerle alâkalı olarak herhangi bir mevzu açıldığında, en büyük tartışmalar umumiyetle ilk yaratılışa ait hususlarda ortaya çıkmaktadır. Bir mânâda son 150 yıldır (Darwin’in Türlerin Menşei isimli eserinin neşir tarihi 1859’dan beri), bir mânâda da bütün insanlık tarihi boyunca zihinleri meşgul etmiş olan, “yaratma” fiilinin ihâtası içine bütün varlık âlemi girdiği halde, en büyük kavga “canlılığın yoktan yaratılışı” etrafında çıkmıştır. “Yaratma” denildiğinde farklı ilim dallarında farklı öncelikler gündemde olabilir. ;;
Bir astrofizikçi için kâinatın yoktan ortaya çıkışı, atomaltı parçacıklardan itibaren, atomlar, moleküller, her birinde milyonlarca yıldızın yer aldığı galaksilerin yaratılması öncelikli olurken; bir jeolog için Samanyolu galaksisi içinde mûtena bir konumda hayata beşik olarak hazırlanmış yeryüzünün yaratılmasına ait görüşler önce gelir. Bu mevzulardaki teorilerin tartışılmasında en sonunda mesele, bir Yaratıcı’nın varlığının vücûbiyetinde noktalanır.
Ancak bütün tevhid ve inkâr tartışmalarının en büyükleri “hayat”ın ortaya çıkışı konularında yaşanır. Bunun da en birinci sebebi “hayat” dediğimiz fenomenin maddenin dar kalıplarını aşan mahiyetinde yatar. Dev yıldızlardan, güneşlere ve atomlara kadar bütün cansız varlıklar, mükemmel ölçüler içinde, yüzlerce parametrenin hassas dengelerine bağlı olarak yaratılmıştır. Ancak “canlı” veya “hayat sahibi varlıklar” denildiğinde, pozitivizmin ve materyalizmin indirgemeci anlayışının ortaya koyduğu deterministik süreçlerle yapılan izahlar, yetersiz kalmaktadır. Parçaların sebepler zinciri şeklinde bir araya gelmesiyle oluşması beklenen “hayat”, bu maddî sebepleri aşan, metafizik âlemlere ve ruhanî hayata ait mahiyetini tam olarak anlayamadığımız unsurlara ihtiyaç duymaktadır.
“Hayat”ın maddî sebepleri aşan mâhiyetini kabul etmeyen “naturalist ve evrimci” görüşlerin her şeyi atomların fizikî ve kimyevî hususiyetlerinin tesadüfî kaotik süreçlerle ortaya çıkarma teşebbüsleri çerçevesinde ileri sürdükleri çeşitli teorilere karşı “Onları göklerin ve yerin yaratılışına ve kendilerinin (nefislerinin) de yaratılışına şâhit tutmadık” (Kehf/51) âyetindeki, “nefislerin” de, zikredilmesini bir mânâda hayatın sır oluşuna bakıyor şeklinde görebiliriz.
Günümüzde üzerinde en çok konuşulan mevzuların başında gelen ve inkâr-ı ulûhiyete temel yapılan “Evrim düşüncesi” insanların çoğunun zannettiği gibi sadece “insanın maymun türleriyle aynı ortak atalardan türediği” şeklindeki bir anlayışa değil, kâinat ve içindeki canlı-cansız bütün varlıkların “tesadüfî evrim süreçlerinin naturalist ürünleri” olarak görülmesine dayandırılır. Bu sebepten, yaratılışla alâkalı âyetleri ele alırken kâinatın astronomiyi ilgilendiren yönü için ayrı, yeryüzünün hayata uygun hâle getirilinceye kadar geçirdiği jeolojik safhaları ayrı, canlı (hayat sahibi) varlıkların biyolojik yaratılışını ayrı ve hususen insanın yaratılışını ayrı ele almak gerekir. Astrofizik, jeolojik, kimyevî ve biyolojik yaratılışlar arka arkaya, bir önceki sürecin, bir sonraki vetireye zemin hazırlaması şeklinde düşünülebilir. Bunların hepsi de “yaratma” fiilinin çerçevesinde olmakla beraber, farklı yaratılışlarda ve farklı varlık tabakalarında Allah’ın (c.c.) isimlerinin farklı derecelerde tezahür ettiğini kabul edersek, bu temel düstur üzerinde çok geniş izahlara varılabilir.
Sebeplerin Perde ve Bilimin Tabu Oluşu: Bu sempozyum’daki gibi kısa sürede, çerçevesi sınırlı, belirlenmiş mevzularda konuşmak söz konusu olduğunda, dar bir aralıkta ve temel hususu bütünden koparmadan, toparlamak için, ilk girişin açıklayıcı ve çerçeveyi belirleyici bir üslupta olması gerekir. Bu zâviyeden bakıldığında ana mevzuumuz insanın yaratılışı üzerinde gözükse de, bütün diğer “yaratılışlarla” temelde bazı ortak durumlar gösterir. Yukarıdaki âyetin de ışığında baktığımızda yaratılış mevzuu, insanın kesin hüküm verebilme sahasının dışında kalmaktadır. “Şâhit tutmadık” demek, bu konu gözle görülebilecek ve biyolojinin klasik deney anlayışıyla, laboratuarda incelenebilecek bir mevzu değildir manâsına gelir. Yapılan çalışmalar ve elde edilen veriler bir şey ifade etse bile, bu konuda kesin söz söyleyebilmek, insan için çok zor görülüyor. Her ne kadar gelişen teknoloji ve laboratuar imkânları, bazı organik maddelerin sentezi gibi geçmişte yapılamayan deneyleri yapacak duruma gelmişse de, kâinatın ve küre-i arzın hangi merhalelerden ve hangi safhalardan geçtiğini, görmüş gibi kesin olarak bilemiyoruz. Tahmini durumlar için ortaya konan iddialar ise kısa sürede farklı bilgiler ve deneylerle çürütülmektedir. Bu mevzuda ortaya pek çok nazariyeler atılsa da, bunların hiç biri hakkında kesin-doğru hükmü verilemez; farklı ekollere ve görüşlere sahip ilim adamları, birbirlerinin görüşleri hakkında çok aykırı fikirler ileri sürebilmektedir.
Thomas Kuhn ve Karl Popper gibi bilim felsefecilerinin farklı yönlerden ele alarak sorguladığı “bilimin” tabu olmadığını ortaya koyan anlayışlar, bilhassa ilk yaratılış gibi hakkında kesin modellerle ortaya konamayan meseleleri değerlendirmede önemlidir. Son 30-40 seneden beri klasik naturalist, pozitivist ve materyalist mülahazalar aleyhindeki iddialar, her geçen gün artmaktadır. Bugün kuvvetle doğru olduğu söylenen bir iddianın veya deneyin, bir müddet sonra umulmadık bazı argümanlarla, beklenmedik yerinden çökertildiğini görmekteyiz.
Bütün yaratılışlarda (kâinatın, yeryüzünün, bitki ve hayvanların, insanın) bilimin deney ve gözlem sahasına giren bazı kısımlar vardır. Mevcut bazı ipuçlarından yola çıkarak bazı tahminlerde de bulunulabilinir. Ancak bütün bunlar yaratılışın temelde bir mucize olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Aksine bizim bilim yoluyla elde ettiğimiz bilgiler, yaratılışın ne kadar büyük bir mucize olduğunu gösterir. Allah (c.c.) ister ilk defa yoktan yaratırken, isterse önce yarattığı mevcut malzemeyi kullanıp işleyerek yeni varlıklar ortaya koyarken, imtihan sırrı gereği ve insan akılını tamamen hayrette bırakıp iradesini elinden almamak için bazı sebepleri belli bir sıra içinde kullanarak izzet ve azametini perdelemiştir. Sadece kâinatın ilk başlangıcında hiç yoktan ve maddî bir sebebe dayanmadan, çok açık ve perdesiz bir mucize olarak yaratırken, daha sonraki yaratmalarında bazı sebepleri yaratmalarında perde olarak kullanmış ve mucizelerini kısmen gizlemiştir. Ancak halife olarak ve akıllı varlık olarak yarattığı insan, merak hissiyle yaptığı bilim faaliyetiyle bu perdelerin bazılarını kısmen aralayarak, bazı hadiselere ışık tutmuştur. Ancak bütün bu bilim faaliyetleri, yaratılışın mucize olduğunu ortadan kaldırmak yerine tam aksine bu mucizelerin büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Bir hücrenin yaratılışı mucizedir, bir hücreden tam teşekküllü bir canlının yaratılması mucizedir. Bizim hergün gördüğümüz bebeklerin doğumu birer mucizedir, ancak hergün binlerce doğum olduğundan, ülfet perdesiyle hadisenin büyüklüğü gölgelenmektedir. Bilim adamının yaptığı faaliyet, bu sebeplerin ne kadar hassas dengeler ve sıralar halinde, hususi tercihlerle yürütüldüğünü ortaya koymaktır. Bu faaliyetin neticesinde gerçek bilim adamının hayreti, imanı ve çalışma azmi artar, yaratma mucizesinin büyüklüğünü daha iyi anlar.
Kur’an Bilimlerin Tasdikine Muhtaç mıdır ?
Bu arada temas etmekte fayda mülâhaza ettiğim bir hususu vurgulamak isterim. Fen veya Sosyal Bilimlerden elde ettiğimiz bilgileri, henüz kesinliği çok netleşip, hakkında hiç şüphe kalmayacak kadar muhkemleşmeden, hemen “bu da Kur’an-ı Kerim’de vardır” veya “Kur’an-ı Kerim bunu 1400 sene önce söylemişti” gibi bir kolaycılıkla kesin gibi kabullenmek, daha sonra yüzümüzü kızartacak neticelere sebep olabilir. Her gün yeni deney ve gözlemlerle değişebilen, birkaç sene önce söylediğinin tam aksini söyleyebilen, oynak zeminli bir bilimin ortaya koyduğu geçici veya kısmî doğruları “mutlak ve kesin doğru” olarak kabul etmek ve buna da Kur’an-ı Kerim’i basamak yapmak gibi bir anlayış, Müslüman bilim adamlarının kaçınması gereken bir davranıştır. Ancak dünyanın yuvarlaklığı ve dönmesi gibi, kesin olarak ispatlanmış, fezadan gözlenmiş, filmleri çekilmiş, matematik, fizik ve astronominin hesaplarıyla kesinleşmiş bilgilerin, Kur’an-ı Kerim’deki birkaç âyetle mutabakat içinde olduğunu söylemek önemli ve değerlidir. Bu tip bilgilerin Kur’an-ı Kerim’le mutabakat içinde bulunuşu hem kâinat kitabının, hem de Kur’an-ı Kerimin Allah’a ait olduğuna ait kuvvetli delillerdir. Ancak bu Kur’an-Kerimi bilimlere tasdik ettirmek şeklinde bir zayıflık olarak değil, belki bilimleri Kur’an-ı Kerim’e tasdik ettirmek şeklinde görülmelidir. Bu durum, bilimperestlerin İslâmı ve imânı tanımaları için birer teşvik unsuru olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’in Allah (c.c.) kelâmı olduğuna inananlar için de imânlarında yeni bir tefekkür buudunun açılmasına sebeptir.
Kâinatın ve dünyamızın yaratılışına, ilk hayatın ortaya çıkışıyla alâkalı müspet bilimlerden elde edilen malûmatın, Kur’an-ı Kerim âyetleriyle olan münasebeti hakkında çeşitli araştırmacıların ortaya koydukları eserlere bakıldığında; “Büyük Patlama (Big Bang)” ile başlayan bir yaratılma sürecine, canlı olan her şeyin sudan yaratılmasına, yeryüzünde denizlerin, dağların, bitkilerin ve hayvanların safhalar halinde yaratılmasına ve insanın en son varlık âlemine çıkmasına dair daha birçok hâdiseye ait kevnî âyetler görülür. Bu yaratılışlara ait farklı örnekler başka konuşmacılar bakımından ele alınmaktadır.
İlk İnsanın Yaratılması
Yeryüzünün hayata uygun hâle getirilmesi, bitkilerin ve hayvanların yaratılması faslından ayrı olarak, ilk insanın yaratılmasının nasıl olduğu hakkında çok fazla âyet yoktur. Mevcut âyetler de hemen hemen bütünüyle “topraktan ve çamurdan” yaratılma üzerinde yoğunlaşmıştır:
O, (Allah) ki sizi (ilk babanız itibariyle, ayrıca temelde gıdanızın kaynağı olarak tavına gelmiş)bir tür çamurdan yaratan, sonra (da size) hayatta kalacağınız bir süre (ecel) takdir edip uygulamaya koyandır. (En’am/2)
“Andolsun, insanı, kuru, pişmemiş çamurdan, şekillenmiş siyah bir balçıktan yarattık.” (Hicr/26)
Ve hatırla ki, Rabbin meleklere “Şüphesiz ben, kuru, pişmemiş bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım” buyurmuştu. (Hicr/28)
“Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhumdan üflediğim zaman, hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak) secdeye kapanın”. (Hicr/29).
Sizi de (ey insanlar, bitkilerin bittiği) aynı topraktan yarattık ve yeniden sizi oraya iade ediyoruz. Bir başka defa sizi (haşirde) yine oradan çıkaracağız. (Tâ-Hâ/55)
Gerçek şu ki, Biz insanı (başlangıçta) süzme bir çamurdan (ve müteakiben her bir insanı da, yağmurlarla ekime hazır hale gelmiş toprakta bulunan ve onda yetişip, gıda olarak babaların ve annelerin vücuduna giren madenî, nebatî ve hayvanî unsurlardan) yarattık. (Mü’minun/12)
O’nun âyetlerinden (varlık ve birliğinin delillerinden) dir ki, sizi topraktan yaratmıştır. Sonra da siz, çoğalan ve her tarafa yayılan insan nesli oldunuz. (Rûm/20)
O, her şeyi en güzel şekilde yaratır; insanı ilk başta çamurdan yarattı(her insanı ana maddesi itibariyle yine çamurdan yaratmaktadır). (Secde/7)
Allah sizi(n) ilk babanızı) topraktan yarattı (ve her birinizi yine temel malzeme olarak) topraktan sonra (erkekten ve kadından gelip birleşen) birkaç damla sıvıdan (nutfe) yaratmakta, sonra da sizi erkek ve dişi kılıp, birbirinize eşler yapmaktadır. Bir dişi O’nun bilgisi dışında ne hamile kalır, ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilip onun uzun hayat sürmesi de veya kısa bir ömür takdir edilip kısa bir hayat sürmesi de mutlaka bir Kitap’da kayıtlıdır. Bütün bunlar Allah için pek kolaydır. (Fatır/11)
Sor o (müşriklere): “Yaratılış cihetiyle onlar mı daha güçlü-kuvvetli, yoksa bizim yarattığımız (gökler ve oralardaki melekler mi)?) yarattıklarımız mı? Muhakkak ki biz, kendilerini (müşrikleri-insanı) yapışkan bir çamurdan yarattık. (Saffat/11).
Bir zaman Rabbin meleklere buyurdu ki: Şüphesiz ben, çamurdan bir beşer yaratacağım. (Sa’d/71)
Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhumdan üflediğim zaman, hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak) secdeye kapanın (Sa’d/72)
O’dur ki, sizi (her birinizin maddî yaratılış menşeiniz yine toprak olmak üzere, başlangıçta) topraktan, sonra (baba ve anneden gelen) birkaç damla sıvıdan, sonra rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden yarattı; sonra sizi (annelerinizin karnından) bebek olarak dünyaya getirir, sonra da sizi güçlü-kuvvetli çağınıza eriştirir; ardından ihtiyarlık çağına ulaşacak kadar size ömür verir. Bununla birlikte, bu vetirede içinizden kimi vefat ettirilir. Hayatta bırakılanlar olarak, belirli bir vâdeye kadar yaşarsınız. Olur ki, düşünüp akleder ve gerekli dersi çıkarırsınız. (Mü’min/67)
O, insanı topraktan yapılıp pişirilmiş eşya gibi ses veren kupkuru balçıktan yarattı (Rahman/14).
İnorganik dünyadan, organik dünyaya: Görüldüğü gibi yukarıdaki bütün âyetlerde, “toprak, çamur, balçık, pişmiş kuru bir çamur” gibi ifadelerle belli bir yaratılış malzemesi nazara verilmektedir. Bu malzemenin mahiyetini kesin olarak söyleyemesek de, mantıkî bir netice olarak yeryüzünü teşkil eden toprakta bulunan elementlerden ve sudan yapıldığı tahmin edilebilir. “Ve Allah (yeryüzünde) hareketli olan her canlı şeyi sudan yaratmıştır” (Nur/45), âyeti de suyun canlılar için olmazsa olmaz özelliğini vurgulamaktadır. Toprağın çamur olabilmesi için su ile karışması gerektiği hepimizin mâlûmudur. Su olmadan toprak içindeki minerallerin bir arada tutulması ve şekil verilmesi zordur. Kimyevî reaksiyonların büyük bir ekseriyeti ancak sulu bir vasatta cereyan etmektedir.
“Şüphesiz Biz insanı süzülmüş bir çamur veya bir hulâsadan yarattık” ifadesi su ve toprağın ayrı ayrı muhtevalarıyla bir araya getirilerek farklı bir safhaya geçildiğini gösteriyor olabilir. Kur'an'ın tabir ettiği yapışkan çamur ise, toprak, su, hava ve ateşin (sıcaklığın) karışımıyla oluşan organik malzemenin kıvama gelmesidir.
“Yapışkan çamur”un muhteviyatını teşkil eden organik malzemenin protein veya aminoasitlerden başka enzimlerin yapısında yer alacak iz elementlerin nasıl seçildiğini, DNA ve RNA’nın yapısını teşkil edecek azotlu bazların nasıl hazırlandığını bilmiyoruz, ama bu yapıya“süzülmüş çamur” nazarıyla bakabiliriz. Gerçek şu ki, Biz insanı (başlangıçta) süzme bir çamurdan (ve müteakiben her bir insanı da, yağmurlarla ekime hazır hâle gelmiş toprakta bulunan ve onda yetişip, gıda olarak babaların ve annelerin vücuduna giren madenî, nebatî ve hayvanî unsurlardan) yarattık.” (Mü’minun/12). Alimlere göre, burada geçen 'süzülmüş çamurdan yaratılan insan' sözünden maksat, topraktan süzülen özlerden, toprağın içinden gelen şeylerden yaratıldı demektir. Ancak müfessirlerin izahına göre, bu tabirde üstün bir söz harikası mevcuttur: Zira bu ifade, bir taraftan Hz. Âdem'in yaratılış kademelerini, bir taraftan insanın bedenini teşkil eden gıdaların, bir mânâda elementlerin topraktan süzülüp gelişini (seçilmesini) ve insan suretinde ortaya çıkışını belirtmektedir. Ayrıca daha sonraki eşeyli üreme ile bir erkek ile dişiden gerçekleşecek çoğalmada, bu gıdaların veya elementlerin sindirim sisteminden ve kandan süzülerek üreme organlarında sperm ve yumurtaya dönüşmesini, insanın nesilden nesile anne-babalarının soylarından süzülüp, çıkıp geldiklerini de olağanüstü bir şekilde tasvir etmektedir. Fakat, bu ayette daha çok insanın ilk yaratılışına, anne-babanın izdivacı olmadan ve bir cinsiyet hücreleri bulunmadan yaratılışına dikkat çekilmektedir.
Belli bir kıvama getirilen Âdem (as)'ın yaratılış vetiresi, artık tam bir düzenlenme (tesviye) ve bütünüyle dengeli bir hâle koyulma merhalesine gelmiş demektir. Kur'an'da insanın belli bir biçime kavuşturulması, insan sûretine konulması, 'tesviye' ve 'tasvîr' kelimeleriyle açıklanır. 'Tesviye' lûgatte, iki şeyi birbiriyle beraber ve eşit hâle getirmek, bir şeyi düzenlemek, doğrultmak mânâlarına gelir. "O (Allah) ki, seni yarattı ve düzene koydu" (A'lâ/2) âyetine, 'seni yarattı ve yaratılışını hikmeti gereği en güzel hale getirdi' mânâsı verilir (Râgıb, Müfredât, s.366). 'Tasvîr' ise, bir şeye sûret vermek, bir şeyi şekillendirmek demektir. "O (Allah) ki, annelerinizin rahimlerinde size dilediği şekli verir." (Âl-i İmrân/6) âyeti de bu hususa işaret etmektedir.
Böyle bir düzenlemede, biyolojik bir hayat için gerekli olan iç ve dış dengelerin sağlanması söz konusudur ki, onu da Kur’ân-ı Kerim, “Ben onu düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman derhal onun için (inkıyat) secdesine kapanın.” âyetiyle hatırlatır. “Andolsun Biz insanı bir kara çamur ve şekillenmiş bir balçıktan halkettik.” âyetiyle işaret edilen şekillenme faslında morfolojik bakımdan hikmetli ve estetik olarak mükemmel bir yaratmanın başlamasına dikkat çekilir. Kur'an-ı Hakîm, insanın yaratılışının safha safha gerçekleştirildiğini ifade ederken, "Sonra ona en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi. Size kulaklar, gözler, gönüller verdi. Ne kadar az şükrediyorsunuz!" (Secde/9) buyurarak, insanın yaratılışının en güzel biçimde tamamlandığına işaret etmektedir. Başka bir âyette ise insana, meleklerin bile hürmet göstermesine mazhar olacak bir şekil kazandırıldığı ifade edilmektedir: "Sizi Biz yarattık, sonra da size şekil verdik. Peşinden de meleklere: 'Haydi, hürmet için secde edin Âdem’e!' dedik" (A'râf /11). Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, insan, yaratılışın başlangıcında şekilsiz, çamur kitlesi hâlinde, organsız bir varlık iken, süreç ilerledikçe dokular ve organlar teşekkül ettirilerek ahsen-i takvim (en güzel biçimde) olan insan şekline konulmuştur.
Organik Kimya ve Biyokimya Açısından Tahminler: İnorganik toprak ve suyla karıştıktan sonar çamur hâlini alan ham malzemenin içindeki bazısı mineral hâlindeki elementler, yeryüzünde bol miktarda bulunan inorganik, yani cansız maddelerdir. Canlı bünyelerde yer alan aynı elementler ise artık farklı formasyonlara girmiş, organik maddeler olarak isimlendirilir ve bunlar inorganik olanlara nazaran çok daha büyük molekül ağırlığına sahiptirler. Canlı hücrenin temel birimlerinin yapılmasında kullanılan protein, karbonhidrat, yağ molekülleri, ribonükleik asitler ve vitaminler gibi organik maddeler temelde karbon, hidrojen, oksijen ve azottan ibarettir. Ayrıca fosfor ve kükürt gibi maddeler de proteinlerin özelliğine gore yapıya dahil olurlar. Bu safhada en büyük sır, bu kompleks moleküllerin mikromakineler olarak isimlendirebileceğimiz hücre organellerini teşkil etmeleridir. Zira herbiri özel tasarlanmış, belli bir vazifeyi yerine getirmek için yapılmış bu organeller olmadan hücre hiçbir işe yaramaz. Hücrelerin yapacakları fonksiyonlara gore farklı hususiyetler kazanmaları ve dokular halinde düzenlenmeleri ayrı bir mucize olarak önümüzdedir. Dokular da tek başına bir işe yaramaz ve bunlar da organlar olarak sistematik bir şekilde canlı vücudu teşkil ederler. Temelde bütün hayvanlar âlemi ve insan vücudunda kullanılan elementler miktar bakımından bazı farklılıklar göstermekle beraber birbirine yakın seviyelerdedir. Elementlerin meydana getirdiği aminoasit sayıları da bitki ve hayvanlar dâhil bütün canlılar âleminde 20 civarındadır. Bu 20 çeşit aminoasit sonsuz ihtimaller içinde binlerce halkadan ibaret dev protein zincirleri teşkil edebilirler. Fakat hiçbir protein zinciri tesadüfen, raslantı sonucu oluşmaz. Her bir protein, şifrelenmiş DNA molekülündeki bilgiye göre belli bir işi görmek üzere yaratılır.
Ayetlerde geçen su ve toprak inorganik (yani küçük moleküllü cansız mineral maddeler topluluğu) olmakla beraber, bunlardan hususi terkipler olarak yapılan aminoasitler sulu bir çamur, daha sonra da pişmiş toprak gibi kuru hale gelmesi proteinlerin yaratılması mânâsına gelebilir. Zira organik kimya kanunlarından birisi olan polimerizasyon reaksiyonlarında iki basit molekülün bir araya getirilmesi, aradan bir molekül su çıkarılması ve böylece dev zincirler hâlindeki molekül komplekslerinin sentezlenebilmesidir. Aminoasitlerden yapılmış bu çamur kıvamındaki yapışkan çorbanın içinden su eksildiği için daha da koyulaşıp kuruması ve proteinler gibi kompleks molekül gruplarının yapılması gibi bir olgunlaştırma süreciyle ilerleyen, önce hücrelerin yaratılmasını ve bunların gruplar hâlinde dokuları, daha sonra da organları ve sistemleriyle tam teşekküllü bir insanın yaratılmasını anlayabiliriz.
Ancak herhangi bir hücrenin yaratılması gibi bir mucizeyi izah için akla ve mantığa aykırı, olmadık yollara girilmesi gerekmemektedir. Maalesef evrim teorisi inkâr-ı ulûhiyet saplantısını ispat etme adına “sözde bilimsel” çıkarımlarla insanlığı gereksiz yere meşgul etmekte ve tartışmalara sebep olmaktadır. İster tek başına ilk canlı hücrenin, isterse insan gibi mükemmel bir varlığa ait hücrelerin yaratılması “tesadüfî evrim süreçleriyle” izah edilemez. Çünkü hücre ancak bütün aksamıyla bir arada komple bir sistem olarak ortaya çıktığında yaşayabilir ve aktif olabilir. Hücrenin alt birimleri olan organel dediğimiz (zar, mitokondri, golgi, lizozom, ribozom, endoplazmik retikulum, sentrozom, çekirdek ve kromozomlar v.s.) sanatlı makinelerin her biri aminoasit ve protein çamurundaki diğer organik unsurların tesadüfen karışmasıyla oluşamayacak kadar mükemmel yapılardır. Herhangi bir hücrede bunların hepsi bir arada bulunmadığı takdirde hücre iş göremez. “İndirgenemez Komplekslik” olarak ifade edilen bu durum, yaratılışın basit tesadüfî kademelerin ard arda gelmesiyle değil, bütünün ani olarak ortaya çıkması şeklinde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla çamur veya balçık kıvamındaki protein-aminoasit karışımı organik malzemenin hücreler ve dokular hâlinde organizasyonu ve morfolojik yapı olarak düzenlenmesi tamamen evrimi reddeden, sonsuz ilim ve kudretin hususi tercihini göstermektedir.
Secde suresinin 7. âyetindeki “O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı” ifadesinden aminoasit-protein karışımı çamurun bir başlangıç olmasının moleküler biyolojik bilgilerimizle çelişmez. Bu protein kitlesinin dokular, organlar ve sistemler halinde tanzim edilerek insan şeklinin verilmesinin keyfiyetini ve mâhiyetini bilemesek de, yaratılışa perde olan sebepler açısından bu koyu kıvamlı ve yapışkan protein çorbasının içinde bazı hususi bilgi moleküllerinin (DNA ve RNA) sonsuz bir ilim ve kudret ile şifrelenmesi gerekmektedir. Bir insan anatomisine ve fizyolojisine ait temel yapının ve işleyişinin bilgisinin kodlandığı bu genetik materyelin kromozomlar halinde paketlenmesinin nasıl olduğu tamamen mucize ve bir sırdır. “Onları göklerin ve yerin yaratılışına ve kendilerinin (nefislerinin) de yaratılışına şâhit tutmadık” (Kehf/51) âyetiyle de bu mevzuda faraziyeler ve nazariyelerle, Allah’ın sanatını reddedecek tarzda ileri geri konuşmaya karşı bir ikaz yapılmıştır.
İnorganik (cansız) maddelerden canlı yaratılması süreci içinde bir kısım farklı merhaleler söz konusudur. Birinci merhale toprak, ikincisi, “tîn” kelimeleriyle ifade edilen özel çamur; üçüncüsü, insan iskeleti hâline getirilen siyah balçık mânâsına gelen “hame”; dördüncüsü, pişirilmiş, kurutulmuş çömlek benzeri “salsal”dır. Bunlar, belki yaratılış süreci boyunca geçirilen biyokimyevî temel malzemenin hazırlığını ve organik sentez merhalelerini îmâ etmektedir ki, benzer bir sürecin anne karnında da yaşandığını görmekteyiz. Bu safhaların dört veya altı olması farketmez; bunlardan bazılarının bazılarına dahil edilmesi her zaman mümkündür. Önemli olan, değişik mineralleriyle toprak bulamacının safha safha insan yaratılışına esas teşkil etmesidir.
Burada şu hususu vurgulamak gerekir ki, yaratılış vetiresinde cereyan eden hâdiselerin bazı safhalarının, kısmen veya zâhirî olarak, çürük bir faraziyenin (evrim düşüncesinin) iddialarına benzemesi, bu düşüncenin doğrulandığı mânâsına gelmez. En başta meseleye bakış zâviyesi bakımından çok büyük bir temel farklılık vardır. Evrim düşüncesi, inorganik atmosferin gazlarından “tesadüfî” yıldırımlar ve kaynamalarla aminoasitlerin ve daha sonra da proteinlerin meydana geldiğini, bu çamurun içine giren miligram ve mikrogram seviyelerinde mineral tuzlarının hassas ölçülerle seçilerek enzimler gibi vazifeli moleküllerin yapıldığını iddia ederken, bu vetireyi tamamen şuursuz atomların “tesadüfî” hareketlerine vermektedir. Bu düşünce ise tevhid akidemize terstir.
İnsanın, biyolojik bir varlık olarak anatomik ve fizyolojik özelliklerini sergileyecek seviyeye geleceği ana kadar Kur’ân âyetlerinin işaretiyle gerçek mahiyetleri ne olursa olsun, geçirdiği (toprak, çamur, süzülmüş çamur, yapışkan çamur, bir şekle bağlanan siyah balçık, sertleşmiş balçık ve ilâhî ruhla serfiraz Allah’ın (c.c.) halifesi eşref-i mahluk) safhaların hiçbirinde atomların ve moleküllerin tesadüfî olarak şuursuz tabiat tarafından olgunlaştırılması mümkün değildir. “Evrim faraziyesi” adı altında materyalizme destek olmak için ortaya atılan bütün görüş ve iddialar, topraktan insan olmaya doğru ilerletilen bu süreci şuursuz tabiat kuvvetlerine ve tesadüflere vermekle bilimin kabul edemeyeceği çok büyük bir matematik imkânsızlığı kabul etmiş olmaktadır. Sadece insanın değil, iki milyondan fazla hayvan türünün her birinin genetik bilgisinin, tesadüflerle ortaya çıktığını iddia eden bir görüş, hurafeden başka bir şey olamaz.
O güne kadar namı-nişanı bilinmeyen bir varlığın, melekût âlemine ait varlıklar tarafından kavranabilmeleri ve fâikiyetinin kabullenilmesi, emre itaatteki inceliğin ortaya çıkması için bir imtihandı. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de “Dehrin cereyanı içinde öyle bir zaman gelip geçti ki, o dönemde insanın adı bile anılmazdı.”(İnsan/1) şeklinde ifade edilmektedir. Bu imtihanı melekler kazandı, şeytan ise kaybetti. Bu âyetin bir işareti olarak, Âdem (as)'ın maddesi ve mânâsıyla, bedenî ve ruhî yönleriyle tam bir kıvama gelinceye kadar uzun bir zaman geçtiği manası çıkarılabilir. Nitekim Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir rivayette, Âdem (as)'ın çamur halinden başlayarak her yaratılış safhasında kırk yıl kaldığı belirtilmektedir. (Taberî, Câmi’u’l-beyân, XVII/20-1) Bu rakamın kesretten kinaye olarak anlaşılması da muhtemeldir.
Hz. Âdem'in çamurdan yaratılışını tasvir eden bir hadiste aynı hususa işaret edilmektedir. Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurur: “Allah, Âdem’i yarattıktan sonra dilediği kadar kendi haline bıraktı. İblis de ona bakıp, onun etrafında kötü hayaller kurmaya başladı; onu boş görünce de, onun kendisine mâlik olamayacak bir mahlûk olduğunu anladı.” (Müslim, Birr ve Sıla, 111; İbn Hanbel, Müsned, III/152) Bu hadisten, Âdem (as)'ın yaratılış safhalarında iskelet halinde iken muhtelif hikmetlere binaen belli bir müddet bekletildiği; bu esnada İblis’in ona bakıp, onda çok boşluklar gördüğünü ve bunlardan dolayı, insanın kendisine hâkim bir yaratık olamayacağı sonucuna vardığı anlaşılmaktadır. Bu hadis, insandaki karakter zaaflarına ve onda, terbiye edilmediği takdirde her biri mânevî yıkıma götürecek hırs, şehvet, öfke, aldatma gibi his ve kuvvelere de dikkat çekmektedir. Ayrıca şunu da ifade etmeliyiz ki, bu ifadelerde evrimi ima edecek, evrimci görüşe mesnet teşkil edecek ve insanın başka bir türün evrimleşmesiyle oluştuğunu çağrıştıracak herhangi bir işaret bulunmamaktadır.
İnsanın yaratılışının bütün canlılardan farklı kabiliyetler ve güzelliklerle techiz edilerek yapıldığını gösteren “Muhakkak ki Biz insanı (varlığın mükemmel modeli olarak) en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık(Tîn/4) âyeti “en mükemmel” vurgusunu yaparken, aynı zamanda tesadüfî evrim süreçlerinin imkânsızlığına da dikkatleri çekmektedir.
De ki: Siz dünyayı iki günde yaratan Allah’ın tek İlah olduğunu inkâr edip O’na birtakım eşler, ortaklar mı uyduruyorsunuz? Halbuki bütün bunları yapan, Rabbulâlemindir. O, yerin üstünde yüce dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada arayıp soranlar için gıdalarını, bitkilerini ve ağaçlarını tam dört günde takdir etti, düzenledi. Sonra iradesi bir gaz halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: «İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin!» onlar da: «Gönüllü olarak geldik.» dediler. Derken, iki gün içinde, gökleri yedi kat olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendisine ait işi vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle, yıldızlarla süsledik, bozulup yıkılmaktan koruduk. İşte bu, azîz ve alîm (üstün kudret sahibi, her şeyi en mükemmel tarzda bilen) Allah’ın takdiridir.” (Fussilet, 9-12)
Cumhuru ulema, bu âyetlerin izahı sadedinde icmali olarak, önce yerin iki günde yaratıldığı, sonra göklerin iki günde yaratılıp düzenlendiği, sonra da yeryüzünün iki günde diğer varlıklarla birlikte tanzim edildiğini belirtir. Asrımız müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır da cumhurun bu kanaatine katılmakla birlikte, asrın revaçtaki kozmogoni ilmine de atıfta bulunarak, “arz, ilk yaratılışında ibtidâ semâdan ayrıldığı sırada ateş halinde idi; sonra bu ateşten anın yukarısına doğru seması olarak püskürüyordu” şeklinde bir yorum getirir (Elmalılı, Hak Dini, VI/4191). Böylelikle yeryüzü ve göklerin yaratılışı altı günde tamamlanmıştır.
Ayetlerde “gün” diye tabir edilen zaman tahdidi ise, bu sistemlerin tâbi bulundukları kendi zamanları yani izafi zaman anlayışı içinde anlaşılmalıdır. Allah Teâlâ, yeryüzü ve gökleri (yani Güneş Sistemi'ni), onların tâbi bulunduğu zaman ölçüsü ve zaman prensipleri içinde altı günde yaratmıştır. Bir âyette bin yıl (Secde/5), bir âyette 50.000 yıl (Meâric/4) olarak geçen ifadelerden bu günlerin uzunluğunun, kabul edeceğimiz sabit kıstasa göre değişeceği anlaşılmaktadır. Dünya’nın 24 saatlik günleri, başka gezegenlerde farklı, başka galaksilerde farklı, rüyâ âleminde, melekler âleminde, buralardaki varlıkların hızına bağlı olarak farklıdır. Ama bu öylesine altı gündür ki, küre-i arzın milyar defa milyarlarca günü ona nispeten bir saniye hükmünde sayılır. Bizim buradan çıkarmamız gereken, uzunlukları farklı olan astronomik, jeolojik ve biyolojik devreler hâlinde bir yaratılış olduğu ve en son olarak da insanın her şeyiyle hazırlanmış bir dünyada yaratıldığıdır, yani “altı gün” tabiriyle değişik devirler de kastedilmiş olabilir. Yeryüzünde hayatın safhalar hâlinde ve bir süreç içinde yaratılması, insan yaratılmadan önce ekolojik şartların hazırlanmasını sağlamıştır. Bu hususu belirten âyetler çok açık olarak “göklerin ve yerin altı günde” (A’raf/54, Hud/7), “yeryüzünün ise iki günde yaratıldığını” (Fussilet/9) göstermektedir. Bu büyük zaman dilimleri içinde Allah Teâla, toplam altı devirde semaları ve küre-i arzı yaratmış ve insanlığın emrine amade kılmıştır (Fethullah Gülen, Kendi İklimimiz, s.247).
Kur’an’da küre-i arzın insan için bir beşik yapıldığından” (Tâhâ/53) bahseden ayet-i kerime de yukarıdaki âyetler ışığında daha iyi anlaşılmaktadır. Bebeğin yetiştirilmesi için beşiğin hazırlanması gerekmektedir, aynı şekilde insanın yaratılması ve hayatını idame ettirebilmesi için de yeryüzünün ona hazır hale getirilmesi gerekmektedir.
Burada şunu da ifade etmeliyiz ki, Allah Teala bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece ‘ol’ der ve o da hemen oluverir (Nahl/40). Buna göre Allah’ın her şeyi bir anda yaratabilecek güçte olmasına rağmen, kâinatı ve varlıkları tedricî bir şekilde yaratmış olması, mahlûkatına ‘rıfk ve tesebbüt yani acele etmeden, sağlam adımlar atma dersini vermek’ şeklinde yorumlanmıştır. (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, III/447)
Elmalılı Hamdi Yazır da âyetlerde geçen “altı gün” ifadesini, kainatın yaratılış anında geçirdiği devirler olarak tefsir etmekte ve bu devirleri de; 1) Maddenin ilk önce duman halinde yaratılışı, 2) Cansız cisimlerin teşekkülü, 3) Yerin göklerden ayrılması, 4)Yer kabuğunun oluşması, 5) Dağların ve ırmakların yaratılışı, 6) Hayatın başlangıcı, bitki, hayvan ve son olarak da insanların yaratılışı şeklinde sıralamaktadır (Elmalılı, Hak Dini, VII/4972).
Kur’ân-ı Kerim daha başka âyetleriyle insanın kaderî plandan, değişik hilkat safhalarına kadar merhale merhale yaratılışını öyle bir üslûpla anlatır ki, bu âyetlere baktığımızda onun anne karnında geçirdiği embriyolojik süreci de görebiliriz. Kur’ân’da, bu iki sürecin de üzerinde hassasiyetle durulmuştur. İster ilk yaratılıştan itibaren ilerleyen vetirelerle, isterse anne rahmindeki gelişme ve farklılaşma safhalarıyla ortaya çıkan biyolojik varlığın anatomik ve fizyolojik özellikleri üzerinde yapılan bütün çalışmalar bu insan vücudunda hiçbir abesiyetin olmadığını göstermektedir. Bütün organları ve sistemleri en mükemmel özelliklerle donatılmış, 100 trilyon hücrenin her birinin içine yaratılış programının konulduğu böyle bir varlığın, akılsız ve şuursuz tabiat kuvvetleriyle tesadüfen ortaya çıkabileceğini hiçbir ihtimal hesabı iddia edemez. Allah’ın (c.c.) sonsuz ilmi ve kudreti olmadan böyle orijinal ve mükemmel bir varlığın kendi kendine ortaya çıktığını iddia eden materyalizmin kucağına oturmuş evrimci nazariyelerin bütün iddiaları çürütülmüş veya çürütülmeye mahkûmdur.
Biyolojik yaratılışı tamamlandıktan sonra, artık kâinatta, mânâsının yanında maddesi, ruhuyla içli-dışlı bir bedeni olan; fizikî mükemmeliyeti ölçüsünde metafizik derinlikleri de olan yeni bir varlık daha vardır. İstihalelere uğrayıp değişen ve insan biçiminde şekillenen, iç ve dış unsurlarla dengelenen, sonra da ilâhî nefha ile şereflendirilen bu yeni varlığa, madde ile mânânın birleştiği noktada bir konum verilmiştir. Allah (c. c.), onun üzerinde son düzenlemeyi yapıp, kendi içindeki âhengi, çevresiyle olan dengesini topyekün varlıkla olan münasebetlerini tesis ettiğini şöyle açıklar:
“Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhumdan üflediğim zaman, hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak) secdeye kapanın”. (Hicr/29).
Yaratılışta, can vermede, ruh üfleme söz konusudur. Ruhun mâhiyetini bilemiyoruz. O, şuurlu bir kanun-u emrî; ama, mahiyeti nedir, nasıldır, nasıl üfleniyor, onun bedenle münasebeti konusunda bir şey denebilir mi? Bunların hemen hepsi bilgi alanımızın dışındadır. Daha önce misli ya da benzeri geçmemiş, dolayısıyla kıyasa imkân bulunmayan hâdise ve vâkıaların sahasında bu gibi mucizeler bazen tek ve münferit vak’a olarak kalır; bazen de misli ve örnekleri çoğalır gider. İnsanın ilk yaratılışı bu sahanın birinci şıkkına girer; yani, bu annesiz-babasız yaratılış bir daha tekerrür etmemiş, dolayısıyla kıyasa kapı açılmamıştır.
Adem (as)’dan Önce Yaratılan Varlıklar
Âdem (as)'ın yaratılmasından önce yeryüzünde insan veya ona benzer akıllı ve şuurlu başka bir varlık bulunup bulunmadığı hususunda, Kur'an-ı Kerim'deki bazı âyetlerde küçük işaretler bulabiliriz. Bakara suresi 30. âyetteki "Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» dediği vakit onlar: «Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen’i tenzih etmekteyiz» dediler. Allah: «Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim» buyurdu” ifadeleri bu açıdan farklı yorumlara tabi tutulabilir. Bu ayetin tefsiri hakkındaki mülahazalara göre, meleklerin Âdem (as) ve soyu hakkındaki bilgileri ya Allah'ın (cc) daha önce bu hususta onlara malumat vermesinden veya levh-i mahfûzda yazılı olanları öğrenmiş olmalarından, yahut ta melekler günahsız oldukları için kendileri gibi olmayan varlıkların günah işleyecek bir tabiatta yaratılmış olabilecekleri ihtimalinden hareketle böyle düşünmüş olmaları mümkündür.
Fakat bu durumla birlikte, Âdem (as) ve soyunun 'halife' olarak yaratılması, Âdem'den önce başka bir insan türünün yaratılmış olabileceği neticesine götürmemektedir. Zira daha tutarlı ve makul bir kanaate göre bu kelime, "daha önceki bir insan topluluğunun halefi, onların yerini alan" mânâsına değil, "Allah'ın (cc) vekili, yeryüzünde O'nun hükümlerini yaşayan ve yaşatan, dünyayı imar, insanları idare ve terbiye eden, dünyadaki bütün varlıklardan üstün olan, onları emri altına alan" mânâsında kullanılmıştır. Yine bu kelimeden onların, daha önce yeryüzünde yaşamış olan cinlerin ve meleklerin halefleri olduğu da yapılan değerlendirmeler arasındadır (Zemahşerî, Keşşâf, I/271). Bu hususta İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre de, yeryüzünde daha önce cinler yaşamaktaydı ve Allah bunları oradan uzaklaştırdı, yerlerine Âdem ile soyunu yarattı (Râzî, Mefâtîhu'l-gayb, II/165-166). Dolayısıyla onlar Âdem'den (as) önce yaratılan ve bozgunculuk yapıp kan döktükleri için meleklerden bir ordu tarafından imha edilen cinlerle alakalı bu tecrübeye dayanarak böyle istifsarda bulunmuş olabilirler.
Bu hususta meleklerin, Âdem'in (as) yaratılmasına dair ayette zikredildiği gibi bir mukabelede bulunmalarını şöyle anlamak da mümkündür: "Melekler, insanın, cibilliyet ve mahiyetindeki bir kısım unsurlardan ötürü, yeryüzünde fesat çıkaracağı, kan dökeceği önsezisi ile Cenâb-ı Hakk’a mukabelede bulunurlar. Yani: “Yâ Rab! İnsanın mahiyetine bakınca bu, kan döker, insan öldürür, nifak çıkarır gibi görünüyor...” derler. Tıpkı, insanın yüzündeki hatlardan onun ruh ve mahiyetini okuyan insanlar gibi melekler de, Hazreti Âdem’in mânevî simasında bunu görürler. Çünkü, yerin çamurundan, hamurundan alınan bir varlığın simasında bunlar yazılıydı... Onda, ilâhî nefhaya ait başka şeyler de yazılıydı ama, melâike-i kiramın gözüne birinci şık ilişmişti. Evet, bir yönü toprak, diğer yönü nefha-i ilâhiye olan insan... Toprak yönü ile onda, şehvetler, kaprisler, hırslar, kinler, nefretler vardı; nefha-i ilâhiye yönüyle de A’lâ-yı İlliyyîn’e çıkıp ahsen-i takvîm suretini alacak ve Mele-i A’lâ’nın sakinleri arasına girecek bir kabiliyeti bulunuyordu. İşte melekler, Âdem’in (as) cismaniyetine ait bu vaziyeti hissedip Cenâb-ı Hakk’a istifsarda bulundular: “Yeryüzünde nifak çıkaran, kan döken birisini mi yaratacaksın?” (F. Gülen, Tereddütler II,).
Söz konusu ayette ve diğerlerinde, yeryüzünde halife yaratılmasından bahsederken önce onun adı ve türü açıkça söylenmemiştir. İnsanın yaratılışı, Âdem (as)'ın yaratılışıyla birlikte anılmakta ve meleklerden secde edilmesi istenmekte ve çamurdan yaratılacağı ifade edilmektedir. Bu halifeye isimlerin öğretilmesi ve beyan vasfının kazandırılmasıyla meleklerden ayrı ve üstün olduğu, meleklerin ona secde etmeleriyle ortaya çıkmıştır (Bakara/31,34). Allah (cc), bu halifenin yeryüzü için yaratıldığını, meleklerin onun vasıfları hakkında bilgi sahibi olmadıklarını ve onu ancak Kendisi'nin bildiğini haber vermektedir (Bakara/30). Dolayısıyla Kur'an'da topraktan yaratılan başka bir varlığın adı geçmediğine göre, Âdem (as)'ın ilk insan olduğu ve daha önce onun cinsinden başka bir varlığın da bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır.
Âdem (as)'ın Eşinin Yaratılması
Hz. Adem’in ilk yaratılışı bir mucizedir. Âdem (as) annesiz ve babasız, İsâ Mesih (as) de babasız mucizevî bir yaratılışa sahiptir. Allah (c.c.), herhangi bir varlığı bazen anasız, bazen babasız meydana getirdiği gibi, bazen de hem anasız, hem de babasız yaratmıştır. Bu müstesna yaratılışların dışında her şey, Allah'ın vazettiği fıtrat kanunları gereği çift çift var edilmiştir: "Düşünüp ders alasınız diye biz her şeyi çift yarattık" (Zâriyât/49) âyeti bu gerçeğe işaret eder. Âdem (as)'dan tenasül eden insanoğlu da bu fıtrat kanunlarına tabi olarak çift yaratılmıştır: "Allah sizi (atanız Âdemi) topraktan, sonra(ki nesilleri de) nutfeden yarattı. Sonra sizi çift çift yaptı." (Fâtır/11)
Hz. Havva'nın yaratılması ise, Âdem (as) ve İsâ (as)'ın yaratılışında olduğu gibi yine mucizevî olarak gerçekleşmiştir. Allah yanında Îsâ’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yaratıp “ol” dedi, o da derhal oluverdi.” (Âl-i İmrân/59)
Yüce Allah Hz. Havvâ'yı da anasız ve babasız olarak Âdem'den yaratmıştır. Kur'an'da buna şöyle işaret edilir:
"Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının." (Nisâ/1)"O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın diye eşini inşa etti. Erkek eşini sarıp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi, hamile kaldı. Onu bir müddet taşıdı." (Zümer/6; bk. A'râf/189)
Ayetler, Allah'ın (cc) bütün insanlığı ilkin tek bir candan (Âdem'den) yarattığını, ondan da eşini var ettiğini ve sonrasında insan neslinin fıtrat kanunlarına göre kadın-erkek çiftinden türetildiğini, sonra da ırklar ve kabileler hâlinde ayrıldıkları açıkça ifade etmektedir Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık” (Hucurât, 49/13). Bu âyetin ikinci kısmından anlaşılan önemli bir husus, önemli bir biyolojik prensip olarak işletilen “adaptasyon” ile tür içi varyasyonlara işaret edilmesidir. Genetik programlarına kodlanan türe has bilginin sahip olduğu sınırların esnekliği dâhilinde bir türe ait fertlerin bazılarının farklı coğrafik şartlara göç ettiğinde iklim, gıda, yükseklik, güneşin ve toprağın durumu gibi çeşitli çevre faktörleriyle tür içi varyasyonların ortaya çıkması ve zamanla aynı gen havuzundan alınmış ortak genlerin fenotipteki tezahürlerine bağlı olarak ırkların meydana gelmesidir.
Ayetlerde kapalı kalan husus, Hz. Havvâ'nın eşi Âdem (as)'dan nasıl yaratıldığı, bu mucizevî yaratılışın nasıl anlaşılması gerektiği hususudur. Mezkur ayetlerde "eşini de ondan (Âdem'den) yarattı" denilerek, her iki cinsin de biyolojik olarak aynı özden ve aynı cevherden olduklarına işaret edilir. Aynı organik malzemeden meydana gelen ve sadece bir kromozomundaki küçük bir farklılıkla, birbirinden hem anatomik hem fizyolojik hem de psikolojik olarak farklı iki cinsin yaratılması, insanlığın bundan sonra cinsiyet hücreleri vasıtasıyla üremeleri programlanmıştır.
Ayetteki bu ifadeyi, Allah'ın Hz. Havva'yı, Âdem'in zâtından değil de mâhiyetinden yarattığı şeklinde anlamak mümkündür. Esasen bu çok hassas bir husustur; şöyle ki, Âdem'in zâtı, mâhiyetinden farklıdır. Meselâ bir insanın, 'zatı budur, boyu şu kadar, kilosu bu kadar, edası şöyledir' denildiği bir zâtî yönü vardır. Ayrıca onun mahiyeti, iç ve dış âlemi, düşünceleri, Allah'a yakınlık ve uzaklığının kastedildiği mâhiyetine has bir yönü daha vardır. Eğer bir insan esas benliği ile ele alınacaksa, ikincisiyle yani mâhiyetiyle ele alınması gerekir. Aslında öbür tarafı, sırf bir iskelettir. Şimdi bu mânâdaki bir insan, benliği ve nefsi itibariyle başka, cesedi itibariyle başkadır. Kur'an-ı Kerim Hz. Havva'nın yaratılışını ele alırken 'minhâ' sözüyle 'o nefisten' diyor; 'Âdem'den' demiyor (F. Gülen, Tereddütler).
Bununla birlikte Hz. Havva'nın Âdem (as)'ın herhangi bir tarafından alınmasında da hiç bir zorluk yoktur. Zira Allah'ın mucize olarak yarattığı Âdem (as), daha su-toprak arası bir halde iken, o karışımın bir tarafından bir parça alınıp, ondan da Havva'nın yaratılması, hiçte garipsenecek bir husus değildir. Çünkü ilk yaratılış bir mucizedir ve hem Âdem (as), hem de Hz. Havva bu mucizenin birer eseridirler. İslam dini, ilk yaratılışı zaten bir mucize olarak kabul etmekte ve bu hususta Allah'ın iradesine teslim olmaktadır (F. Gülen, Tereddütler, s.).
Âdem ve Havva ile mucizevî bir yaratılışla başlayan insanoğlunun macerası, esbabın perdedarlığı ile âdiyât (sıradan hâdiseler) içinde sürüp gidecektir. İnsanların isteyip dilemesi ve Allah’ın (c.c.) yaratmasıyla temadi edip duran yeryüzündeki insan hayatıyla hedeflenen asıl gâye, Yüce Yaratıcı’yı bilip O’na kullukta bulunmaktır. O, insana irade, şuur, his ve gönül vererek onu bütün varlıkların önüne geçirme ve Âdem’in şahsında bir mihrap hâline getirme irade ve meşîetine karşılık, insan da O’nu tanıma-tanıtma, sevme-sevdirme vazifesiyle vazifelendirildiğini bilmeli, “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin hakkını eda etmelidir.
Kaynaklar hakkında:
Tebliğde kullanılan âyetler Prof.Dr. Suat Yıldırım ve Ali Ünal’ın meallerinden, Hadis-i Şerifler, bunların kaynakları ile Fethullah Gülen’in değerlendirmeleri Prof. Dr. Osman Güner’in basılmamış bir makalesinden alınmıştır.


Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi Biyoloji Eğitimi Bölümü, 35150 Buca-İZMİR